Uzun zamandır biriken sorunlarımızın artık birikecek yeri kalmamıştı. Serhan’ın bisikleti bizi buraya kadar idare etmişti ancak önümüzde çok daha zorlu bir coğrafya olduğunu da biliyorduk. Üstüne eklenen fiziksel yorgunluğu da hesaba katarsak turu bırakacak olması üstünde konuşulmasına gerek olmayacak kadar net bir karardı. Yakın zamanda Sibirya’nın başkenti Novosibirsk’e gelecek olan eniştesine yetişebilmek için girdiğimiz ilk kasabada bisikleti bırakması gerekecekti. Yani son alınan karar bu yöndeydi.

Rusya’ya artık epey uzamış olan sakallarımdan dolayı pasaportta fotoğrafı bulunan eski benden farklılaştığım için zorlanarak ta olsa girmeyi başardık. Sınır geçişinden sonra en yakındaki Yarovoye kasabasına doğru yola devam ettik. Burayı seçmemizin amacı Turistik bir kasaba olması ve Novosibirsk’e ulaşımın tren, otobüs gibi alternatiflerinin bulunmasıydı. İlçeye ulaştığımızda güzel bir otel bularak yerleştik. Üstüne ondan daha güzel bir pizzacı bulduğumuzda ayrılık daha katlanılabilir oldu. İstanbul’dan yola çıkışımızın 100. gününde ve 4000 km yol aldıktan sonra yola yalnız devam edecektim. O anda henüz tek seyahatin artılarını bilemediğim için neyi nasıl yapacağım hakkında bir fikrim yoktu. İşin en zor kısmı aileme durumu anlatabilmekti. Daha kendimi ikna edememişken onları ikna etmek zorlayacaktı. Kervan yolda düzülür mantığı ile sabah vedalaşarak yollarımızı ayırdık.

Serhan’la yol aldığımız zamanlarda eşya dağılımı yapabiliyorduk. Ancak tek kalınca yeni bir çanta düzenlemesi yapmalıydım. Fakat ekstra bir dry-bag e daha ihtiyacım olacaktı. Geçici olarak bir alternatif üretebildim, tam Novosibirsk te alternatifin yırtılmasıyla şansın halen yanımda olduğunu sevinerek fark ettim.

Yola çıkmıştım ancak tedirginlik had safhadaydı. Akşam nerede kamp kuracaktım? Gece nasıl uyuyacaktım? En kısa zamanda bir malzeme ikmaline ihtiyacım vardı ama nasıl? Tüm gün bu sorular kafamda birbirlerine temas etmeden dolaşırken güneşin iyice belini büktüğünü fark ettim. Korkularla yüzleşme zamanı. Şöyle söyleyeyim o akşam çadır kurduğum yeri bırakın şu anda bulmayı, o gece çadırdan 10 metre uzaklaşsaydım bir daha bulamazdım herhalde. Sıra en zor kısma gelmişti. Aileme durumu anlatmam gerekiyordu. Skype ile görüntülü bir arama yaptım, haberi verdiğim andaki mimikleri önemli olacaktı benim için. Babam sen de dön dediği anda annem hayır gerek yok yola devam et dedi ve babama öyle bir bakış attı ki o anda anladım onlar benden daha çok motiveydi tur için. Hatta malzeme ikmali konusu da çözüldü o akşam. Eniştem THY de çalıştığı için hemen bir Novosibirsk bileti ayarladı ve 6 gün sonra orada buluşmak için randevulaştık. Böylece tüm problemler çözülmüştü. Tekrar keyif almaya başlayabilirdim.

İlk yalnız kamp

İlk geceyi atlattıktan sonra Novosibirsk’e doğru yola devam ettim. Uzun zamandır görmediğim çam ağaçları mükemmel denebilecek kalitedeki yolda etrafı yeşillendirdiğinde artık tamamen motive olabilmiştim. Tek kafamı kurcalayan kısım yaklaşık 1400 km uzaklıktaki Taschanta sınırına kadar verilen 30 gün içinde ulaşabilmekti. Matematiksel olarak çok rahatlıkla 1400 km yol yapabilirdim ancak önümde aşmam gereken Altay dağları olunca matematiği rafa kaldırmak gerektiğini bilecek kadar da öğrenmiştim turculuğu.

Çam ağaçları

Daha ilk günlerde tek başına tur yapmanın artılarını fark etmeye başladım. Girdiğim ufak köylerde insanlar çok daha yardımsever olmuştu bir anda. Artık yazıları okuyabilecek kadar öğrendiğim Rusça ile çok daha keyifli geçiyordu muhabbetler. Endişe ettiğim yalnızlıktan keyif almaya başlamıştım gün geçtikçe.

Arkamda tur boyunca taşıdığım Türk bayrağı ilginç bir rastlantıya sebep oldu Novosibirsk yolunda. Yarkovo isimli turistik bir kasabadan geçerken, yani tam olarak geçip gitme niyetindeyken, yanımda bir araba durdu. Kasabada avukatlık yapan bir Azeri. Ayak üstü muhabbetten sonra akşam bize gel ailemle tanışmanı istiyorum dedi. Yok gideyim felan dememe rağmen düştü önüme beni mükemmel manzaralı bir otele götürdü. Bir duş alıp hazırlanana kadar da kapıda bekledi.

Akşam evlerine gidince eşi ufak bir şok geçirdi. Hayır o kadar pis ve mağara kaçkını gibi gözükmüyordum, umarım yani. Dünyanın ne kadar ufak bir yer olduğunu anımsatan rastlantıyı ilk şok geçince anlattı. Kendisi Azerbaycan’da yaz tatilindeyken bizi Kürdemir yakınlarında yolda görmüş. Ancak iki kişi olduğumuz için yanımıza gelmeye çekinmiş. O anda karşısında tekrar görünce şaşırmış. Gece yaptığı mükemmel yemekleri yerken babasıyla derin konulara girdik. Bu coğrafyada biraz muhabbeti ilerlettiğim genç yaşlı hemen herkese aynı soruyu yöneltiyordum. Rusya’nın komünizm zamanımı yoksa şimdiki zamanımı daha iyi? İstisnasız hemen her orta yaşı geçmiş kişi o zamanların daha iyi olduğundan bahsediyor, gençler de tam tersi şu andan çok memnun olduklarını söylüyordu. O akşam bu sorunun cevabı daha da detaylı bir şekilde verilene kadar inatla sormaya devam ettim..

Komünizm zamanında, yani daha sscb dağılmadan önce Moskova yönetimi bütün ihtiyaçlarını kendi bünyesinde karşılamak zorundaydı. Yani televizyon olması gerekiyorsa kendi yapacak, arabayı kendi üretecekti. Ancak, bu kadar büyük bir coğrafyayı ve kendisine o zamanlar özerklik ile bağlı ülkeleri bir arada tutacak bir stratejiye de ihtiyacı vardı. Onlar da dahiyane bir çözüm üretmişler. Mesela bir televizyon mu üretilecek, televizyonun tüpünü Kazakistan, elektronik aksamını Azerbaycan, kasasını ise Ukrayna ya ürettirmişler. Toplama işini de kendileri yaptığında bütün ülkeler birbirine bağımlı hale gelmiş haliyle. İşsizlik denilen şey yok. Herkes ya okuyacak ya da çalışacak. Sağlık, eğitim, elektrik, doğal gaz, su tamamen ücretsiz. Herkes eşit şartlar halinde gül gibi geçinip gidiyor. Ta ki kapitalist düzen gelene kadar. Artık her şeyleri var ancak onlara ulaşabilecek paraları yok.

Muhabbet bitip de beni otele bıraktıklarında gün ağarmaya başlamıştı. Ertesi gün eniştemle randevum olduğu için birkaç saat kestirip yola koyuldum. Resepsiyona oda ücretini ödemek için uğradığımda çoktan ödenmiş olduğunu tebessümle öğrendim.

Gürkan’ın bir lafı vardır, Hilton’da kalan turcu diye, eniştem THY uçuş ekibiyle geldiği için anlaşmalı oldukları Hilton / Novosibirsk’e yerleşmiş. Öğlen vakti yanına gittiğimde bana da bir oda ayarlanmış olduğunu öğrendiğimde direk bu laf geldi aklıma. Artık turcu olmuştum sonunda.

Novosibirsk Hilton fotoğrafçısı

Sıra en güzel ana geldi. Ancak eniştenin suratından bir terslik olduğu anlaşılıyor. Çantayı açtığında suratındaki terslik kelimelere döküldü. Bir gece önceden hazırladığı beyaz peynir ve sucuktan oluşan paketi aceleyle evden çıkarken buzdolabında unutmuş. Gel dedi çıkıp alalım marketten. Valla epey zamandır Rusya’da ben beyaz peynire rastlamadım bulursan 10 kilo kadar alalım dedim, ki kastım Ezine tarzı bir peynir, yoksa sürmelik peynir her yerde bulunabiliyor. Allahtan bisiklet malzemelerini getirmiş. En önemli eksiğim olan kırılan bisiklet ayağımın orjinalini bisiklet gezgininden buldurmuştum. O varsa peynir hikaye çünkü Pavlador da taktırdığım geçici ayak yüzünden onlarca kere bisiklet devrilmişti. Ne kadar ısrar etsem de ayağı hemen monte etmek istedi eniştem. Biliyorum başımıza gelecekleri ama anlatamadım. Çıktık mecbur dışarı bir sokak arasında operasyona giriştik. Enişte bir anda zıplamaya başladı. Daha taze olan derisine aynı anda yüzlerce sinek dadanınca koşarak otele geri döndü. Bende değişimi daha sakin bir yerde yapmak için erteledim.

Novosibirsk’in kurtuluş gününe denk gelmişiz. Her yer karnaval havasında, zaten normal bir gününde bile güzel olabilecek şehir bu haliyle beğendiğim yerlerin başında geldi. Uzun zamandır Türkiye’de yaşayan birileriyle güncel olayları konuşamadığım için THY ekibiyle kısıtlı da olsa güzel zaman geçirdik.

Sibirya’nın başkenti Novosibirsk

Novosibirsk’te bir gece konakladıktan sonra, Gölgesi yola kadar gelen yoğun bir orman içinde yol almaya başladım. Veda felan uzun sürdüğü için geç çıktığım günü fazla yorulmadan gördüğüm bir orman kamp alanında bitirmeye karar verdim. Normalde çadır alanı da bulunan camping o anda anlamadığım bir sebepten kapalıydı. Sahibiyle konuştuğumda dikkatli olmam kaydıyla kalabileceğimi söyledi. Akşam kapıyı kapatıp gidecekti, sabah nasıl çıkacağımı gösterdi ve bekçi köpeği ile tanıştırdı beni. Köpeğin ismi “ben”, umarım bunak felan değildir diye düşündüm o anda, yoksa ters zamanında beni 5 dakikada parçalayabilecek ebatlarda. Çadırı özellikle gösterdiği yere kurdum ve muhabbet etmek için yanına gittim. Kendisi de Rusya’da bir motorsiklet kulübünün kurucularından olduğunu söyledi ve yaptığım turla epey bir ilgilendi. Bir ara neden böyle güzel bir yerin bu mevsimde kapalı olduğunu sorduğumda kene yüzünden demez mi? Hayda be adam şimdi mi söylenir bu, çadırı da kurmuşum kontağı kapatmışım. Merak etme dedi, Altay dağlarının büyük kısmında kene zaten var, kamp alanları genelde ilaçlanmış ancak bu alana daha sıra gelmedi. Zaten göreceksin ilk geceden görmende sakınca yok, dikkatli ol dedi ve gitti. Bir kere huylanmıştım, bütün çadırı boşalttım ve her şeyi silkeleyerek tekrar içeri aldım, ancak o şekilde güzel bir uyku çekebildim. Bu arada tur boyunca Türkiye’de bir çeşme önünde gördüğümüz keneden başka bir tanesine rastlamadım .

Sabah “ben”in bunak olmadığını öğrenerek yola koyuldum. Serhan’dan ayrıldıktan sonra rota üzerinde pek düşünmemiştim. O gün artık bütün problemleri halletmiş şekilde, mükemmel bir yolda kulağımda sevdiğim müzikler eşliğinde ne yapacağımı düşünmeye başladım. Üzerinde bulunduğum yol, vizemin elverdiği tarihe kadar sadece Moğolistan’a ulaşabileceğim bir yoldu. Özellikle son dönemde Serhan’ın Moğolistan hakkında söylediği şeyler aklımı kurcalıyordu. Bu yüzden plan yapmak için önümdeki en büyük şehir olan Barnaul’da biraz dinlenmeye karar verdim. Tam da fonda “hayde gidelim” çalıyorken durmaya karar vermek epey bir tezat oluşturdu ancak sonucunda iki kişi ile alınabilecek riskleri tek kişi alabilmek için durmak gerekliydi.

Barnaul’a ulaştığımda daha önceden bulduğum veya bulduğumu sandığım bir hostel’e yöneldim. Arkadaş bi de düzgün işaretleyin haritada şu hostelleri, tercih edenler zaten bitli gezginler, ellerinde bulunan haritayla bulmaya çalışıyorlar, bu sıcakta dolaşmasak olmayacak.
Sağ sağlim bulduğum hostelde neredeyse dışarı çıkmadan 3 gün geçirdim. Deli gibi harita çalıştım. İkmal noktaları belirledim. Plan yapıp durdum. Şimdiden söyleyeyim plan yapmayı Kore ye kadar sürdürdüm cahilce. O üç günü daha Moğolistan’a girdiğim gün, hatta Rusya’dan çıkıp ta Moğolistan’a girmeden önceki tampon bölgede çöpe attım. Böyle olacağını bilseydim 3 günü şehri gezmeye ayırırdım, yazık oldu.
Barnaul’dan hiç olmazsa kafam rahatlamış ve zincirimi değiştirmiş bir şekilde ayrılarak neden kurulmuş olduğunu bilmediğim Biysk isimli gereksiz bir şehre yağmur altında yol aldım. Bu tür havalarda doğada olmak, gri bir şehirde olmaktan çok daha çekici geldiğinden midir bilmiyorum ancak bu gri şehre girmemle çıkmam bir oldu diyebilirim.

Merakla Altay dağlarının başlamasını bekliyordum. Dışsal yolculukta doyuma ulaşmıştım. Sıra içsel yolculuğumdaydı. Ancak bu gri şehirlerden uzaklaşıp, doğaya karıştığımda başlayacağım içsel yolculuğumda. Altay bölgesinin başkenti ve Altay dağlarının başladığı Gorno –Altaysk şehrine ulaştığımda doğa bir anda değişti. Türkiye’den beri hayalini kurduğum bir coğrafyada yol almaya başladım. Sağa sola bakmaktan tırmanış mı yapıyorum yoksa iniş mi farkına bile varmıyordum çoğu zaman. Genelde sağ tarafımda akan yemyeşil nehir, sol tarafımdaki ormanın içinden gelen ufak ırmakları bünyesine katarken annenin çocuğuna veya sevenin sevdiğine kavuştuğu andaki kadar coşkulu oluyordu. Sevginin tanımı bile bir farklıydı bu coğrafyada, yediğim ekmeği, içtiğim suyu bile farklı sevmeye başlamıştım.

Canımın istediği günler gayet rahat bulabildiğim yerlerde yalnız kamp kuruyordum, bazı günler iki-üç ailenin birlikte kaldığı ufak ve tamamen ücretsiz kamp alanlarına giriyordum. Çoğu yerde daha çadırı kurmadan votkalar açılıyor ve keyifli bir sohbet başlıyordu. Ruslar tam kamp hastası bir millet. Hafta sonları bir günlüğüne de olsa mutlaka doğaya çıkıp çoluk çocuk kamp kuruyorlar. Biraz votka içince milliyetçi kısımları da ortaya çıkıyor. Hiç unutmam yine böyle bir kamp ortamında adamın Lada arabasını göstererek saatlerce Rusya’nın ne kadar büyük bir ülke olduğunu anlattığı günü. Hayır zaten anlatmasına gerek yok, muhtemelen kendisinden daha fazla gezdiğim ülkesinin ne kadar büyük ( hem fiziki, hem de güçlü) olduğunu biliyorum.

Yine ağzım açık, kulağımda müzik doğayı izleyerek tırmanış yaptığım bir günde, ki tırmanış yaptığımı net hatırlıyorum ve gayet farkındayım çünkü 15 km boyunca tırmanmıştım, arkamdan inatla birisinin korna çaldığını fark ettim. Aynadan kontrol ettiğimde motorsikletli birisi olduğunu gördüm. Tamam yol dar ama yanımdan rahatlıkla geçebileceği bir boşluk var. Yok inatla takip ediyor beni, hatta bir ara hafiften ürkmedim de değil. Virajlar bittikten sonra geniş bir yerde beni geçti ve hemen önümde durdu. Bu arada plakasına bakmayı ihmal etmedim, mavi kutu içinde TR yazısını görünce ulan neresiydi bu TR diye düşündüm birkaç saniye. Antalya’dan yola çıkıp motorsikleti ile Moğolistan’a tek başına giden Orhan Uslu. O ana kadar yol boyunca gördüğüm ilk Türk gezgin. Kısa bir muhabbetin ardından kahve faslına geçelim dedik. Ancak o an ilk kez öğrendiğim ve az kalsın canımı yakacak bir haber verdi. Karşılaştığımız günden bir gün sonrası Moğolistan’da bayram başlıyormuş, bana ne diyecekken ilginç bir şekilde bayram boyunca sınırın kapalı olacağından bahsetti, ne yazık ki ne kadar süreceği gibi bir ayrıntıyı da bilmiyordu. Ulen felaket tellalı mısın arkadaş, aldı beni bir endişe, ya vizem bitene kadar devam ederse bayram? Neyse kahve işini dönüşünde yapmaya karar verdik ve bastı gaza gitti. Bu kadar güzel bir doğanın içinde resmen adam içime bir bomba bıraktı ve gitti. Elimden geleni yaparak vizem bitmeden sınıra ulaşmaya karar verdim. Çok erken gitmenin bir anlamı yoktu nasıl olsa bekleyecektim. Artık sınır ne zaman açılırsa, vizem biterse de bitsin yapacak bir şey yok. “İMDAT YESBOL” tuşu olsa telefonumun direk basacam ancak Rusya’da geçerli değil o tuş.

Yine günlerden bir gün çok güzel bir manzara terası çıktı önüme. Birkaç araba durmuş manzaranın keyfini çıkarıyordu. Ulen öyle de bir sıkışmışım ki yolda bir boşluk kolluyorum uzun zamandır. Dedim bunlar gider elbet gireyim buraya. Başladım gözlerinin içine bakarak beklemeye, ne fayda giden araba yerine anında yenisi geliyor. En sonunda artık sadece bir araba kalmışken tamam dedim bunlar gitsin huzura ereceğim. Haydaaa yanıma muhabbet etmeye gelmezler mi, dedim şu an çok terliyim ilerde yol inişe geçtiğinde bekleyin güzel muhabbet ederiz. Tamam deyip beni en sonunda yalnız bıraktılar. Detaya gerek yok, huzur gibisi de yokmuş onu fark ettim o anda. İşimi bitirdikten sonra tırmanışa devam ettim. Tam zirveye çok güzel bir kafeterya yapmışlar. Baktım az evvel aşağıda kara zorla yolladığım çift yol kenarında beni bekliyor. Daha fazla kaba olmamak için girdim kafeye. Adam gram İngilizce bilmiyor, eşi ise gördüğüm en iyi İngilizceye sahip rus diyebilirim. Muhabbetin sonuna doğru kadın çantasından ufak bir maskot çıkardı. Şaman sembolü olduğunu söylediği maskotun kötülüklerden koruduğundan bahsetti verirken. İnstagram paylaşımlarımı takip edenler hatırlayacaktır. İşte o anda verilen maskot halen bisikletimin üzerinde bana yol arkadaşlığı yapıyor. Zamanla üzerinde bulunan yüz çizgileri geçtiğim coğrafyadan ötürü silinip artık suratsız olsa da beni terk etmeyen bir yol arkadaşı. Suratının olup olmaması bu yüzden pek önemli değil, hayat denilen yolda terk etmeyenler hep yanınızdadır. Diğerleri de sadece hatırlanır.

Artık üst üste çadır kurmaktan dolayı iyice leş olduğum günlerden birinde, şimdi ismini hatırlamadığım bir kasabada bir otel buldum. Fiyatı da uygun olunca bir gece konaklamaya karar verdim. Girdiğim anda benden başka sadece bir kişi vardı otelde. Artık nasıl bir ayak varsa bir anda 6 araba dolusu aile geldi peşimden. Restoranı olmayan otelde gelen ailelerin kadınları hemen işe koyuldu ve bahçeye müazzam bir sofra kuruverdi. Yağda yumurta yapmaya niyetlenirken bi anda o sofranın baş misafiri oldum. Ama adamlar İngilizceyi bırakın, adabıyla içmeyi bile bilmiyor. Sabaha karşı masadan kalktığımızda niyetim bir daha o kadar içmeye tövbe etmekti ancak onu bile başarabildim mi emin değilim.

Otel odasının manzarası
Otel odasının manzarası

Yolda birisi bu kadar güzel bir coğrafyanın bir tepeyi aştıktan sonra bir anda değişeceğini söyleseydi dalga geçiyor sanırdım. Biliyorum bir yerde bu rüya elbet bitecekti ancak bu kadar keskin bir değişim beklemiyordum. İşin yoksa yeni ortama alış, doğa da haklı, 100 metrelerde bulunan Novosibirsk’ten 2500 metreye çıkmıştım. Haliyle bir şeyler değişecekti.

Artık sınıra kadarki en büyük kasaba olan Kosch-Agatsch a gelmiştim. Daha vizemin bitmesine iki gün olduğundan ve halen sınırın ne zaman açılacağını bilmediğimden bir gece bu kasabada kalmaya karar verdim. Bisikleti otel odasına bıraktıktan sonra biraz Moğolistan parası Tögrög bulmak umuduyla kasabada dolaşmaya başladım. Gördüğüm en pis Rus yerleşimi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sadece bir adet banka vardı o da Rusya’nın en büyük bankası olan Sberbank, orada bile para bulamayınca bu hevesten vazgeçip bari bol bol snickers alayım dedim. Moğolistan’da Orhun yazıtları yolunda son paketi yerken biraz abarttığımı fark ettim.

Bu kasabadan ayrıldıktan 10 km sonra kilometre sayacım düşük pil uyarısı verdi. Zaten bir gps cihazım yok, Moğolistan’da kilometreleri çok iyi saymam gerekiyor. Sınıra kadar sadece bir tane ufak kasaba var önümde. Tek ümidim orada pil bulabilmekti. 120 gün boyunca bitmeyen pil gel en gerekli olan anda bit. Allahtan Rusya’da bulunan bu tür kasabalarda her şeyin bulunabildiği ufak marketler var. Cihazın kullandığı pil de öyle Marstan gelen bir pile benzemiyor, gayet bulunabilir bir pil. Daha önce bahsetmiştim, sınıra yakın yerleşimleri sevmiyorum. Bir gün önce konakladığım kasaba ve pil bulmak için girdiğim kasaba da yanıltmadı beni. Markette pil var, ancak keriz silkelemeye çalışıyorlar belli ki, 10 tane birden satmaya çalışıyor kadın. Hoş hepsini alsam bile yaratacağı faydaya nazaran devede kulak kalır ödeyeceğim para. Ancak yediremedim kendime ve ağız dalaşına başladım. Suratsız kadın nuh diyor peygamber demiyor. Ne varsa gençlerde var, duruma uyanan bir genç gelip beni savunmaya başladı. Mecbur bir tane pil satmak zorunda kaldı kadın. Hoş diğer piller için harcayacağım parayla yine aynı marketten meyve alarak bir nebze olsun ortamı yumuşattım.

Pil işini de hallettikten sonra sınır köyüne doğru devam ettim. Taschanta köyüne geldiğim zaman uzun zamandır sınırın kapalı olmasından dolayı köy çıkışına kadar araç kuyruğu oluşmuş. Zaten ufak bir motelin bulunduğu köyde konaklayacak oda kalmamış. Köyün çıkışındaki sınır kapısına doğru ilerledim mecburen, çadır kuracak bir yer bulmam gerekiyordu çünkü gördüğüm kadarıyla sınır henüz açılmamıştı. Sırt çantalı, motorsikletli, karavanlı pek çok gezgin birikmiş kapıda. Hemen kahveler yapıldı ve muhabbet başladı. Güzel bir söylenti çıkmış aralarında. Göyya yarın sınır açılacakmış. İlk kim söyledi bilmiyorum ancak doğru olması çok iyi olurdu çünkü vizem tam da yarın bitecekti. Bu arada bir gözüm de havada, bir gariplik yapacağı belli. Müsaade isteyip benden önce gelenlerin yasak olmasına rağmen çadır kurdukları alana gittim ve çadırımı kurdum. Daha eşyaları çıkarıp içeri alamadan hava bindirdi. Şu anda halen o turda kullandığım çadır duruyor. Her kurduğumda da pollerdeki yamulmayı görerek o günü hatırlıyorum. Tam yarım saat o fırtınada çadırı dışarıdan tutmak zorunda kaldım. İçine bir kapağı atsam rahatlayacam ancak mümkün değil. Elimi çektiğim anda uçup gidecek belli ki. Yarım saat sonra başladığı gibi bir anda bitti fırtına. Fırtınadan sonra herkes tekrar toplandı ve muhabbete kaldığımız yerden devam ettik.

Hava karardıktan sonra müsaade isteyip çadıra geçtim. Tam yatmaya hazırlanırken dışarıdan birinin seslendiğini duydum. Tenteyi araladığımda yüklü bir bisikletli ile karşılaştım. Alman Fabian. Haliyle şaşırdım çünkü buralarda olan turcu varmı diye epey araştırmıştım ancak kimseyi bulamamıştım. Fabian’ın çadırını kurmaya yardım edip sabah görüşmek üzere uykuya çekildik.
Sabah, vizemin son günü ayrıca Ramazan bayramının ilk günü, kapının açıldığını öğrenerek derin bir oh çektim. Hemen toparlanıp Rusya çıkışına doğru pedala bastık Fabian’la.

Rusya’nın bu kısmıyla ilgili oldukça iyi şeyler söyleyebilirim. Benim görüşüm yurt dışı bir bisiklet turu düşünen herkesin ilk olarak değerlendirmesi gereken bir rota oldu. Öncelikle Kore ve Japonya’dan sonra en fazla güven duyduğum bölge Sibirya ve Altai oldu. Alınacak eğimler tatmin edecek seviyede. Fiyatlar oldukça ucuz. Yol kalitesi mükemmel. Sınıra yakın köyler hariç insanlar oldukça yardımsever. Doğa mükemmel. Başka bir arzunuz?
Moğolistan, pek yakında…

Yazının 1. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA TÜRKİYE – 1. BÖLÜM

Yazının 2. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA GÜRCİSTAN – 2. BÖLÜM

Yazının 3. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA AZERBAYCAN – 3. BÖLÜM

Yazının 4. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA RUSYA – 4. BÖLÜM

Yazının 5. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA – KAZAKİSTAN – 5. BÖLÜM

Yazının 6. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA – RUSYA 2. ETAP – 6. BÖLÜM