Motosiklet ile Transilvanya Turu (Transfağaraşan – Transalpina) 5 gün 3250 km

1
2541

Mayıs ayında yaptığım Balkan Ülkeleri turu sonrası uzun mesafeli sürüşler yapma ve yeni yerler görme isteğim çok daha fazla arttı. Nerelere gitsem diye düşünürken Top Gear program yapımcıları tarafından “Dünyanın En İyi Yolu” diye adlandırılan Transfağaraşan’a gitmek üzere planlar yapmaya başladım, daha sonra bu planı Transilvanya Turu olarak revize ettim zira araştırdıkça o civarda görülmesi gereken bir çok kasaba, kale vb güzelliklerin olduğunu gördüm. Zamanım kısıtlı olduğu için 5 günlük tempolu sürüş içeren bir gezi taslak planı oluşturdum. Normalde planım tek başıma bu geziyi gerçekleştirmekti fakat bir tesadüf sonucu VFR 800 X kullanıcısı olan ve PCX ile motosiklet sürmeye beraber başladığımız bir arkadaşım daha geziye dahil oldu.

Balkan gezisinden çoğu hazırlığım olduğu için bu sefer sadece eksik olan yeşil sigorta, telefon tutucu ve Navigasyon programını tamamladım.
Gezi sonrası şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Romanya çok güzel bir ülke imiş. Harika bir doğası, yolları, motosiklet kullanıcılarına son derece saygılı olan halkı, güzel yemekleri ve ekonomik olması gibi bir çok artı değeri var. Keşke daha uzun bir zamanım olsa ve daha sindire sindire gezebilseydim diyorum şimdi geriye baktığımda ☺

Gezi planımızı arkadaşım vizesini Yunanistan’dan aldığı için ilk giriş Yunanistan sonrasında Bulgaristan ve Romanya. Dönüşte ise direkt Bulgaristan üzerinden planladık. Toplamda 5 günde 3250 km yol yapmış olduk. Bunun 1100 kilometrelik kısmını son gün Bükreş-Eskişehir güzergahında yaptık.

1. Gün – 26 Ağustos 2017 Cumartesi

Sabah saat 10 gibi Eskişehir’den yola çıkıp İstanbul üzerinden Lüleburgaz’a ve oradan Pazarkule sınır kapısından çıkış yaparak Yunanistan’a geçtik. Yaz zamanı ve 10 günlük bir tatilin başlangıcı olmasından dolayı ciddi bir araç kalabalığı vardı fakat motosikletle olmanın avantajını kullanarak en öne geçtik ve bir sorun yaşamadan Yunanistan’a giriş yaptık. Ormenio yolunu takip ederek Bulgaristan’a geçtik. Otobandan gitmek yerine dağ yollarından gidelim diye konuştuğumuzdan dar orman yollarından Burgaz’a doğru yol aldık fakat bu yollar tahminmizden daha kötü bir asflata sahip olduklarından bize çok zaman kaybettirdi ve hedefimize gece geç saatte ulaşabildik.

Normalde önerilen en hızlı rota Kırklareli üzerinden gitmek ve Dereköy Sınır Kapısından geçerek Bulgaristan’a geçmek.
Konaklamayı Sunny Beach de yaptık. Booking.com üzerinden merkezde otoparkı olan bir otel seçtik. Gece gördüğüm ve internetten okuduğum kadarıyla Sunny Beach hakkında biraz bilgi paylaşayım.

Sunny Beach, Bulgaristan’ın Bodrum’u olarak adlandırılıyor ve Burgaz’a 30 km mesafe de. Bulgaristan’ın en önemli turizm merkezlerinden biri. 8 kilometre uzunluğunda altın sarısı kumdan bir plaja sahip. Yaz aylarında İngiltere, İskandinav ülkeleri, Rusya ve Ukrayna’dan çok fazla turist geliyor. Gündüzleri deniz ve güneşin tadını çıkaran turistler geceleri ise sabaha kadar süren sınırsız eğlencenin zirvesine ulaşıyorlar. Sunny Beach’in esas ünü zaten sabahlara kadar süren eğlenceleri, kumarhaneleri ve şovlarından geliyor. Plajın hemen arkası araç trafiğine kapalı uzun bir yürüyüş yolu var. Bütün restoran, kafe, bar ve gece klüpleri bu cadde üzerinde.

2. Gün – 27 Ağustos 2017 Pazar

Zamanımız kısıtlı olduğu için güne erken başlayıp ilk olarak Sunny Beach’e çok yakın olan Nessebar’a gittik.
Nessebar, Avrupa’nın en eski yerleşim yerlerinden biri ve 1983 yılında Unesco Dünya Mirası listesine alınmış, Karadeniz’in incisi olarak anılan çok güzel ve tarihi bir yer. Esas gezilecek olan Eski Şehir (Old Town) kısmı ana karaya köprüyle bağlanmış bir adanın üzerinde.

Arnavut kaldırımlı dar sokakları, bakımlı ortaçağ kiliseleri ve Karadeniz mimarisinin özelliklerini taşıyan ahşap evleriyle Nessebar bütün gününüzü geçirebileceğiniz bir yer. Dar sokaklardan küçük meydanlara ve şık kafelere çıkıyorsunuz. Ayrıca bir sürü hediyelik eşya dükkanı, başta bal olmak üzere bir çok organik ürünün satıldığı tezgahlarda sayıca çok fazla.

Dar sokaklarda yürümek, kaybolmak çok keyifli. Bizdeki benzer yerlerin aksine Nessebar çok güzel korunmuş bir kasaba.

Nessebar sonrası bol virajlı ve güzel manzaralı bir yoldan Varna’ya ulaştık. Eğer sizde bizim gibi motosiklet ile giderseniz mutlaka yolunuzu uzatmak pahasına da olsun bu yolu kullanın ☺

Varna Bulgaristan’ın hem en büyük sahil kenti hem de kültür başkenti. Bizim çok zamanımız olmadığından Varna da çok zaman geçirmedik açıkcası. Öncelikle şehrin simgesi olan Sofya’daki Alexander Levski katedralinden sonra Bulgar Ortodoks kilisesinin 2. Büyük ibadethanesi olan ve “Dormition of the Theotokos Cathedral” olarak anılan Varna Katedralini ziyaret ettik. 1886 yılında yapılmış olan bu katedralin dışı o kadar albenili olmasa da içerisinde güzel duvar süslemeleri mevcut ve halihazırda Varna’nın sembolü olarak kabul ediliyor.

Katedralin karşısındaki caddeden aşağı yürüdüğünüzde ise kocaman bir meydana çıkıyorsunuz. Meydanda bir çok cafe ve restoran mevcut. Ayrıca 1921 yılında açılan ve Varna’nın en önemli tiyatrolarından olan Varna Drama Tiyatrosu’nun tarihi binası da bu meydan üzerinde.

Sonrasında Rusçuk üzerinden meşhur demir köprüden geçerek Romanya’ya giriş yaptık. Diğer rotadan gidildiği zaman feribotla karşıya geçmek gerekiyor ve biraz daha fazla zaman harcanıyor. Hem Bulgaristan hem de Romanya da gördüğüm kadarıyla motosiklet sürücülerine karşı saygı çok yüksek. Araçlar hemen sağa kayarak açabildikleri kadar alanı açıyorlar ve rahatlıkla araçları geçebiliyorsunuz. Keşke ülkemiz sürücüleri de bu saygı ve olgunluğa ulaşsalar ☺

Bükreş’i transit geçerek güzel bir orman yolundan ilk durağımız olan Sinai’ye ulaştık ve orada merkezde bir otel bulduk. Yerleşip biraz dinlendikten sonra yemek yemek için dışarı çıktık.

3. Gün – 28 Ağustos 2017 Pazartesi

Sinaia, Karpatların eteğinde yemyeşil doğası, dar yolları, rengarenk çatılı birbirinden güzel evleri ile çok güzel bir kasaba. Görülecek bir çok yer var ve mesafe olarak birbirinden çok uzak değiller. Bizim ilk durağımız Sinaia Manastırı oldu.

Sinaia Manastırı adını Mısır’daki Sina yarımadasında yer alan dinler tarihinde çok önemli bir yeri olan 2285 metre yükseklikteki Sina dağından almış ve 1690 – 1695 yılları arasında yapılmış. Manastırın içinde Romanya’nın en eski dini müzesi (1895 yılında kurulmuş) yer almakta.

Manastırdan çıktıktan sonra otoparkın yanındaki arnavut kaldırımlı yaya yolundan yürüyerek Sinai’nın bir diğer ünlü noktası Peleş Kalesine ulaşıyorsunuz. 5-10 dakikalık bir yürüyüş yapmanız gerekiyor. Yolun güzel bir manzaraya sahip ve üzerinde birçok hediyelik eşya dükkanı var.
Romanya’nın ilk kralı olan 1. Carol çok beğendiği bu bölgeye yazlık olarak kullanmak üzere bu kaleyi yaptırmış. Mekanın yapımı uzun sürmüş ve kral bitişini göremeden hayata gözlerini kapatmış. Pazartesi günleri kapalı olduğundan içini gezemedik açık olduğu zamanlarda belli sayıda kişi içeren turlar düzenlenmekteymiş. Kale içinde bir çok gizli geçit ve kapının yanı sıra duvarlarında da orijinal Gustav Klimt tabloları varmış. Avrupa’daki merkezi ısıtma ve elektrik düzeninin olduğu ilk kaleymiş. Çavuşesku döneminde ülkenin önde gelenleri ve yabancı devlet adamları tarafından kullanılmış.

Peleş Kalesinin bulunduğu alanda yer alan bir diğer kale ise Pelişör Kalesi. Kral Carol’un emri ile yeğeni ve bir sonraki kral Ferdinand ve eşi Marie için konut olarak inşaa ettirilmiş. Ağırlıklı olarak art-nouveau tarzı dekore edilen ortaçağ tarzı kale, 1899–1902 yılları arasında tamamlanmış.

Gene aynı kompleks içersinde şu an cafe olarak kullanılan nöbetçi binası ve avcı köşkü bulunuyor. Kalelerin ziyarete açık olduğu bir zamanda gelirseniz en az yarım gününüzü burada geçirebilirsiniz.

Sinai’den ayrıldıktan sonra ki rotamız Braşov idi. Braşov bizim yolumuzu biraz uzatmış olsa da oraya varınca iyi ki gelmişiz dedik zira Eski Şehir kısmı çok güzeldi. Gene harika ve büyük bir meydan (Piata Sfatatului Meydanı), arnavut kaldırımlı dar sokaklar, renkli binalar, bir çok kafe ve restoran.

Meydan üzerinde şu an tarih müzesi olarak kullanılan Eski Meclis Binası yer alıyor. Meydana çok yakın olan ve görülmesi gereken bir diğer yer Siyah Kilise (Black Church). Moğollar tarafından yıkılmış olan başka bir kilisenin kalıntılarının üzerine kurulmuş. İstanbul ve Viyana arasında yer alan bölgedeki en büyük Gotik kilise olarak biliniyor. Kilise; siyah kilise ismini 1689 yılında bütün şehri yerle bir eden yangından sonra, siyah isle kaplı duvarlarından dolayı almış. Kilise de Avrupa’nın en büyük Anadolu halı koleksiyonu mevcut.

Eğer zamanınız varsa teleferik ile Karpat Dağlarının uzantısı olan Tampa Dağı’na çıkabilir ve buradan Braşov’u tepeden görebilirsiniz. Braşov yazısının olduğu yerde seyir terası da mevcutmuş.

Braşov sonrası rotamızı Bran’a çevirdik. Burada yer alan Bran Kalesi Drakula’nın kalesi olarak biliniyor ve çok turistik ve kalabalık. Giriş ücretli olunca ve beklememiz gereken uzun bir kuyruk olunca buranın içine girmekten vazgeçtik. Uzaktan seyredip, kahve molası verdikten sonra yolumuza devam ettik.

Yüksek bir kayanın tepesine kurulmuş olan kale, sivri kuleleri, gotik burçları ve siyaha yakın rengi ile ürkütücü bir görünüme sahip. Burası biraz tarihiyle biraz da Bram Stoker’ın meşhur Drakula’sıyla zamanla Romanya’nın simgesi haline gelmiş. Bram Stoker’ın Drakula’yı yazarken ilham aldığı düşünülen Eflak hükümdarı Vlad Ţepeş’in (Kazıklı Voyvoda) 1448-1476 yılları arasında Bran’dan geçerken bir kaç kez burada konaklamış. Aslında Bram Stoker Romanya’ya hiç gitmemiş. 1897’de yayınlanan kitap zamanla tüm zamanların en ünlü korku klasiği haline gelmiş.

Daha sonra rotamızı Curtea De Argeş’e çevirdik zira burası meşhur Transfağaraşan’ın başlangıç noktasında yer alan kasaba. Genelde kuzeyden-güneye geçiş tavsiye edilse de biz Transfağaraşan’ı güneyden-kuzeye geçtik. Bence bu şekilde yapmak daha uygun zira manzaranın güzelliği, yol ve viraj kalitesi ve alınan keyif yavaş yavaş artıyor, zirvede yer alan göle ulaşınca pik yapıyor ve sonrasında meşhur firkete virajların, şelalelerin yer aldığı harika bir yol ve manzaranın eşliğinde inişi gerçekleştiriyorsunuz.

Transfağaraşan, Top Gear programı tarafından dünyanın en iyi yolu seçilmiş durumda. Alp dağlarının devamı olan Karpat dağlarının sunduğu manzarayı seyrederek sık virajlardan kıvrıla kıvrıla, şelalelerin, buzul göllerinin, bir kaç tünelin içinden geçerek 2000 metrenin üzerinde bir yüksekliğe çıkıyorsunuz. Özellikle zirve de hava çok değişken ve biz ilk gün maalesef aşırı yağış ve sisten dolayı zirveden geri dönmek zorunda kaldık. Yol üzerinde yer alan otellerin bir tanesine sığınarak ve ertesi gün havanın açmasını umarak geceyi geçirdik.

Transfağaraşan, 1970-1974 yılları arasında Çavuşesku tarafından Sovyetlerin 1968’deki Çekoslavakya veya Slovakya saldırısından sonra yaptırılmaya başlanmış. Çavuşesku herhangi bir saldırı olursa askeri birliklerinin ülkenin kuzeyi ile güneyi arasında daha hızlı ikmal yapabileceği bir dağ yolu hayal etmiş. Almanlar tarafından yapılan Transalpina’ya karşılık olarak yapıldığı da söylense de esas sebep diğer dağ yollarının tamamının nehirlerin etrafındaki vadilerden geçmesi ve askeri bir operasyonda ele geçirilmesinin nispeten daha kolay olması.

Transfağaraşan, Romanya’nın Transalpina’dan sonraki ikinci en yüksek yolu. Yol bir çok helezonik dolambaçlı virajdan oluşuyor ve o yüzden “Çılgın çavuşesku yolu” olarak da anılıyor.Yolun yapımı sırasında 6 milyon kg patlayıcı kullanılmış ve resmi rakamlara göre 40 kişi hayatını kaybetmiş ancak inanış çok daha fazla kişinin hayatını kaybettiği şeklinde.

Transfağaraşan genelde Ekim-Haziran aylarında yağan yoğun kardan dolayı kapalı bu yüzden yolun her iki tarafında da yola girişte açık veya kapalı olduğunu belirten tabelalar mevcut. Dechis Romence açık demek. Inchis ise kapalı.

4. Gün – 29 Ağustos 2017 Salı

Ertesi gün yağmur hafif yağmaya devam etse de hava sürüş ve fotoğraf çekimi için daha daha iyiydi. Sabah erkenden yola çıktık ve zirveye çok yakın olan ve 884 metre ile Romanya’nın en uzun tüneli ünvanına sahip Balea Tüneli’nden geçerek Balea Gölü’ne ulaştık. Gölün bulunduğu alan Transfağaraşan’ın zirve noktası.

Göl harika bir manzaraya sahip, ayrıca hemen üst kısımda yer alan seyir alanından meşhur Transfağaraşan fotoğraflarını çekebilirsiniz. Göl çevresinde restoran, otel, hediyelik eşya dükkanları da bulunuyor. Göl sonrası ise harika bir yoldan aşağı iniyorsunuz.

Transfağaraşan sonrası öğle yemeği molası vermek üzere Sibiu’ya gittik. Sibiu, Transilvanya da Almanlar tarafından kurulan 7 şehirden en zengini ve büyüğü. 1940’lara kadar nüfüsun büyük bir çoğunluğu Alman’mış. Şehrin kültür ve mimarisinde Alman etkisi çok fazla. Romanya’nın en önemli kültür ve sanat şehri. 2007 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş. Ayrıca Forbes dergisi tarafından yaşamak için Avrupa’nın en huzurlu 8. Yeri seçilmiş. Eskiden Avusturya-Macaristan imparatorluğuna bağlı olan şehrin 1941 yılına kadar nüfusunun büyük bir çoğunluğu Alman’mış. Bu yüzden Oktoberfest büyük bir çoşku ile halen kutlanıyormuş. Şehrin merkezi harika bir meydana sahip. Meydana çıkan bir çok arnavut kaldırımlı sokak ve bu sokakların üzerinde bir çok cafe, pub, restoran ve dükkanlar var.

Sibui sonrası rotamızı bir diğer ünlü geçit olan Transalpina’ya (DN67C) çevirdik. Sebeş – Novaci arası meşhur Transalpina. Transfağaraşan’a göre asfalt kalitesi daha iyi fakat Fağaraşan’daki hava bence burada yok. Genel güzel manzara, yemyeşil bir doğa ve bol virajlı yollardan 2000 metrenin üzerinde bir yüksekliğe tırmanıyorsunuz. Burası Romanya’nın en yüksek dağ yolu. Zirvede bir çok viraj var ve çoğu zaman 1. Vites ile çıkıyorsunuz. İnişi de gene güzel bir manzara eşliğinde yapıyorsunuz.

2. Dünya savaşı sırasında kral 2. Carol’un Alman askerlerine yaptırdığı bu yol için yerli halk “Kralın Yolu” diyor. Çavuşesku’nun Almanlar tarafından yapılan bu yolu bir türlü hazmedemediği ve Fağaraşan’ı sırf bu yola inat yaptırdığı da halk tarafından söylenmekte. Transalpina ilk olarak 1938 yılında Kral 2. Charles tarafından açılmış ama 2. Dünya savaşı sırasında Alman askerler tarafından yeniden yapılmış ve uzunca bir süre sadece askeri amaçlarla kullanılmış. herkesin kullanımına açılma tarihi 2012 yılı.

2145 metre yükseklikte ki Urdela Geçidi dağın en yüksek noktası. Kış aylarında Fağaraşan gibi kapalı. Havası çok değişken bu yüzden “Şeytan Geçidi” olarak da anılıyor.

Gezinin bir diğer ana hedefi Transalpina’yı da yaptıktan sonra rotamızı Bükreş’e çevirdik. Havanın kararmış olması ve yoldaki tırlar bizi oldukça yordu fakat gece geç saatlerde sağ salim Bükreş’e ulaştık. Şehir merkezinde otoparkı olan bir otel bulup konakladık. Yemek yemek için Bükreş’in meşhur barlar sokağına gittik. Burada bir çok cafe, bar ve restoran vardı. Hızlıca yemeğimizi yedikten sonra otele döndük.

5. Gün – 30 Ağustos 2017 Çarşamba

Sabah erken saatte uyanıp eşyalarımızı motorlara yükledik. Günlerden 30 Ağustos ve Bükreş’in en ünlü caddesinde Ulu Önder Atatürk’ün anıtı olunca ilk olarak oraya gittik ve resmi törene katıldık. Sonrasında Çavuşesku’nun meşhur sarayını ziyaret ettik.

Öğlen sularında Eskişehir’e doğru yola çıktık. Artık amaç bir an önce eve ve sevdiklerimize kavuşmak olduğundan yakıt ve kahve molaları harici durmayarak 1100 km kadar bir yol yaptık. Gece 02:00 sularında evimize ulaştık.

Öneriler
– Gezi için daha fazla zaman ayırmaya bakın.
– Kale ziyaretlerini kapalı oldukları Pazartesi gününe denk getirmemeye çalışın.
– Farağaşan ve Alpina’yı haftasonuna bırakmamaya çalışın.
– Biz yapamadık ama hem Fağaraşan hem de Alpina’yı hem gidiş hem de dönüş olarak yapın.
– Eylül ayı orta veya sonrasına planlama yapmayın zira Fağaraşan ve Alpina’nın kapalı olma ihtimali çok yüksek.
– Yanınızda yağmurluk, yedek eldiven vs bulundurun.
– Sinaia, Braşov, Sibiu da daha fazla zaman geçirebilecek şekilde plan yapmaya bakın.