Yaşadığımız zorlu ve bir o kadarda sıkıcı Rusya geçişinden sonra, turda yeni bir sayfa açma umuduyla Tasqala sınır kapısına ilerledik. Rusya çıkışında pasaport işlerimiz bittikten sonra yanımıza gelen gümrük memuru bagajları açmamız gerektiğini söyledi. 4. Sınır geçişimiz olduğu için yapılan uygulamaları öğrenmeye başlamıştık, şimdiye kadar bagajlarımız çıkış yaptığımız ülkelerin gümrükleri tarafından kontrol edildiği için bir yanlışlık görmeyerek çantalarımı açmaya başladım. Ancak Serhan beklemediğim bir tepki ile gümrükçüye karşı çıktı, kendisiyle konuşmaya çalıştığımda gidon çantasını söküp ben turu burada bırakıyorum dedi. Aslında gümrükçüye kızdığını bildiğim için biraz dinlenmesini, çantalarını benim açacağımı söyledim. Biraz sakinleşince kontrolü yaptırıp Kazakistan girişine yöneldik.

Daha sonrası başımızı epey ağrıtacak Kazakistan vize rejiminden bahsetmek iyi olur. Kazakistan Türklerden herhangi bir vize talep etmiyor. Sınır geçişinde pasaporta vurulan damga ile 30 gün Kazakistan’da kalabiliyoruz. Ancaak. Ülkeye giriş esnasında verilen immigrasyon kartını en yakın şehirde, giriş yaptıktan 5 gün içinde immigrasyon ofisine gidip onaylatmak gerekiyor. İki eliniz kanda olsa da gidip onaylatın. Bizim gibi boş vermeyin, sonuçları iç açıcı olmuyor ki biz epey şanslıydık ve yırttık.

Kazakistan’a giriş yaptıktan sonra, 3 araçlık bir konvoy halinde Kırgızistan’a giden bir grupla karşılaştık. En yakın Uralsk şehrine kadar yaklaşık 110 km’lik yolun hayatımızda görebileceğimiz en kötü yol olduğundan bahsettiler ve kendi araçlarına binerek Uralsk’a kadar gelmemizi teklif ettiler. Az önce yaşadığımız sinir harbinden dolayı bu coğrafyada kırılmaktansa tekliflerini kabul etmek daha akla yatkın geldi. Serhan ayrı araca, ben ayrı araca, bisikletler de diğer araca binerek yola çıktık. 110 km yi yaklaşık 7 saatte gittiğimizde bu kadar kötü bir yol daha olamayacağını düşünüyordum.

Sabah saat 2 gibi Uralsk’a ulaşmıştık. Yol boyunca ayrı araçlarda olduğumuzdan inince ne yapacağımızı konuşamamıştık aramızda. Allahtan Serhan’ın bir planı varmış. Daha önceden booking den bir hostel bulmuş ve rezervasyon yaptırmış. Ancak varış tarihimiz mecburen şaşmıştı. Haritadan baka baka hosteli bulduk. Ancak kapı duvar, mecbur oturduk kaldırıma ne yapabileceğimizi düşünürken 3 adet zil zurna sarhoş genç yanımızda bitti. İngilizce bilen ve daha az sarhoş olan ilginç bir şekilde durumu çözdü ve birkaç yere telefon etti. Yarım saat sonra hostelin sahibinin geleceğini söylediğinde pek inanmamıştık. Bu arada gençler yanımızdan bir dakika bile ayrılmadı. Saat 3 gibi hostel sahibi geldiğinde bizi kadına emanet edip yanımızdan ayrıldılar.

Azerbaycan’dan kuzeye yöneldiğimizde çok uzun vadeli bir plan yapmamıştık. Kazakistan’a bu taraftan girince, özellikle geçtiğimiz Rusya coğrafyasını gördükten sonra Astana’ya kadar nasıl gideceğimizi düşünmeye başladık. 2000 km sadece bozkırdan oluşan bir alan. Rusya da yine iyi kötü yeşillik ve ağaç bulabilirken Kazakistan’da gerçekten hiçbir şey yoktu. Yerleşim yerlerinin arası 100 km’yi bulan bir boşluk. Çözmemiz gereken epey bir problem birikmişti, o yüzden birkaç gün Uralsk ta dinlenmeye karar verdik.

İlk önce immigrasyon ofisine uğrayıp 30 gün vizemizi onaylatalım dedik. Serhan ofise gidip ön bilgi aldı, hostelin sahibi ile birlikte gidilmesi gerektiğini öğrendikten sonra cümbür cemaat ofis çıkarması yaptık. Tam da Kazakistan / Türkiye milli maçının öncesinde olabilecek en Kazak insanla muhatap olmak zorunda kaldık ofiste. Kesinlikle en ufak bir insiyatif kullanmayan memur kara zorla 12 gün için vize verdi. Daha fazlasını Astana’dan alabilirsiniz diye de ekledi sırıtarak.

En büyük problemi geçici de olsa hallettiğimizi sanarak ikinci en büyük problemimize odaklandık. Astana’ya nasıl gidecektik? Bisikletle gitmek elbet iyi bir alternatifti fakat Astana’dan sonraki 600 km’yi de hesaba katınca vize bitimine kalan 28 gün içinde 2600 km yol yapmak çok riskli bir hareket olacaktı. Alternatifleri araştırmaya başladığımızda bulunduğumuz şehirden hareket eden ve Astana’ya giden bir tren olduğunu öğrendik. İstasyondan bisikletlerin kolilenmiş olması kaydıyla trenin yük vagonuna alınabileceğini öğrenince epey bir rahatladık. Yalnız tren her gün yoktu ve en yakın iki gün sonra hareket edecekti.

Temizlik hastası bir hostel sahibine rastladığımızı daha ilk gece kapıdan içeri girince anlamıştık. Kadın neyimiz var neyimiz yok yıkadı, kuruttu ve geri verdi sağ olsun. Madem bu kadar temizlendik bisikletleri de bize uyduralım ve temizleyelim dedik. Uzun zamandır yapmadığımız kadar ince bir temizlikten sonra bir bisikletçi bulup kolileme işini de hallettik. Artık trenin kalkacağı güne kadar tatile girmiştik.

Uralsk
Uralsk

Uralsk güzel bir şehir. Rusya’ya yakın olduğundan dolayı karışık bir halkı var. İlk gece bize yardımcı olan gençler ülke hakkında iyi bir intibaa bıraktılar, ki Kazakistan boyunca karşılaştığımız herkes elinden geldiğince yardımcı olacaktı. İstisnalar elbette normal karşılanması gereken şeyler, diğer türlü iş rutine biner ve rutin her zaman tehlikelidir.

Artık üniformaya dönen gömlekler ve biz

Trenin kalkacağı gün gelmişti sonunda. Yaptığımız kolileri bir araca yükleyip tuttuk garın yolunu. Kargo bölümüne gittiğimizde bisikletler için 100 usd ekstra para isteyene kadar keyfimiz yerindeydi. Avanta istiyorlar belli ki. Yermi Anadolu çocuğu, Serhan hemen biletleri iptal ettirmek için gişeye gitti. Kargodan sorumlu kadınla baş başa kalınca acitasyon yapmaya başladım mecburen. En son 40 usd ye indiğinde bende takat kalmamıştı daha fazla pazarlık için. Kabul edilebilir bir avantaydı sonucunda. 40 usd ye anlaşıp kalkış saatini beklemeye başladık.

46 saat sürecek tren yolculuğu tam dakikasında başladı. 4 kişilik bir kompartımanda erken bindiğimiz için alt ranzaları kaptık ve gayet rahat bir yolculuk yaptık.

Coğrafya konusunda çokta cahil sayılmam ancak Uralsk şehrinden çıktıktan sonra Ural nehrini geçerken bir aydınlanma yaşadım Serhan sayesinde. Bizim (daha doğrusu benim) bildiğimiz Avrupa – Asya ayrımı İstanbul ve Çanakkale boğazları, fakat genel kabul gören ayrım tam da bu nehrin iki yakası. Yani asıl o anda Asya ya adım atmış bulunduk.

Bu bölgede sefer yapan trenler gerçekten uzun mesafeler katettiği için ev konforunda tasarlanmış diyebilirim. Devamlı kaynayan bir semaver bile var her vagonda. Hatta tuvaletlerde bulunan duşları görünce ince ayrıntıların konforu ne kadar arttırdığını fark ettim.

Galiba yolculuğun ilk gecesiydi. Saat 3 gibi kompartmanın kapısı açıldı ve kondüktör kazakça bir şeyler söyleyip uzaklaştı. Aynı kompartmanı paylaştığımız kazak gençler İngilizce olarak trenin bir müddet Rusya sınırları içinde gideceğini, bu yüzden pasaportları hazır tutmamız gerektiğini söyleyince hayli şaşırdık. 15 dakika sonra aynı kondüktör geldi ve tüm pasaportları topladı, haliyle binbir zorlukla mühürlettiğimiz immigrasyon kartları da pasaportların arasında adama teslim ettik. 3 saat sonra geri gelen pasaportların içinde yeni birer kart vardı. O dakika fazla dert etmemeye karar verdik, Astana’da warmshowers üzerinden bulduğumuz Destan tekrar mühürletmek için bize yardım eder diye düşündük.

46 saat sonunda, tam planlanan dakikada Astana garına ulaşmıştık. Bizi bekleyen Destan bir kamyonet ayarlamış, eşyaları yükleyip evinin yolunu tuttuk. Bizler Destan’ın ilk misafirleriyiz, o yüzden oldukça heyecanlı, hatta biz Astana’ya ulaşmadan 2 gün önce işinden ayrılması bile moralini bozmaya yetmemiş.

Destan’ın evine girdiğimizde ufak bir şaşkınlık geçirdik. Ki daha öncesi bize bahsetmiş olsaydı kesinlikle kabul etmez, rahatsız etmemek için başımızın çaresine bakardık. Babası, 3 kardeşi, eşi, bir tane kucakta bebeği ve 3 yaşında bir çocuğu bir oda bir salon evde yaşıyordular. Bizimle beraber 10 kişi. İmkanı yok dinletemiyoruz, özellikle babası kesinlikle bir yere gidemiyeceğimizi söyleyip durdu. Mecbur bizde ailenin bir ferdi olarak 3 gün kadar misafirleri olduk.

Astana gerçekten beni şaşırtan bir şehir oldu. Devlet sınırsız olan parasını mis gibi betona gömmüş. Haliyle betonla arası en iyi olan Türkler bütün inşaat ihalelerini kapmış ve yakın zamanda bitecek bir şehir kurmuşlar. Mimari olarak ilginç yapılar yok değil, ancak çok beton bir şehir ne yazık ki.

İmmigrasyon belasına artık bir son vermek için ofise gittik bir gün. Ofisteki memur bir otelde veya pansiyonda konaklıyor olmamız gerektiğini söyledi. Dedik tamam ona da eyvallah, çıktık bir turizm ofisine gittik. Durumu anlattık, yardımcı olabileceklerini söylediler ancak ufak bir ayrıntı vardı, yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık 50 usd bir ücreti olacaktı yaptıkları hizmetin. Bizim kayışlar attı bir anda, inceldiği yerden kopsun diyerek bir daha açmamak üzere kapattık bu macerayı. Artık sınırda başımıza ne gelirse.

Bisikletleri topladıktan sonra bu son derece misafirperver ailenin yanından ayrılma vakti gelmişti. Destan’ın da bir müddet yol arkadaşlığı yapmasıyla yola çıktık. Amacımız Pavlador şehrinden tekrar Rusya’ya geçmekti.

Galiba ikinci günümüzde, sabahtan beri yediğimiz kafa rüzgarı öğlen saatlerinde yerini bıraktığı yoğun yağmura tam da bir köyden geçerken evrildiğinde, sığınacak bir yer ararken tren istasyonunda tam bize uygun bir kamelya bulduk. Hava oldukça serinlemiş ve yağacak bir şey kalmayana kadar yağma niyetindeydi. Yolcu trenlerinin kullanmadığı istasyonda oldukça yoğun bir yük treni popülasyonu bulunuyordu. Artık kaç saattir bekliyorduk bilmiyoruz ama hemen yakındaki pencerenin birinden çay daveti alınca bisikletleri kamelya ya kilitleyip yukarı çıktık. Sadece kadınlardan oluşan bir ofis çay günü düzenliyor. Bundan iyisi olamazdı herhalde. Karnımızı doyurup bol bol çay içerken istasyonun aslında stratejik olarak önemli bir konumda bulunduğunu öğrendik. Güney – Kuzey bağlantısının merkezinde bulunuyormuş. Gün içinde geçen vagon sayısını duyduğumuzda epey bir şaşırmıştık.

Artık kamp atabileceğimiz bir yerler bakınmaya başlamışken hava bir anca açtı. Saat 4 gibi tekrar yola koyulduğumuzda sabahtan beri aldığımız kafa rüzgarının üstüne koyarak tam arkamıza döndüğünü görünce o ana kadar yaptığımız en uzun yolu (140 km) çıkardık akşama kadar. Artık kamp atma vakti geldiğini fark ettiğimizde bir restoranda durduk. Her zaman yaptığımız gibi iki bisikleti de çok yakın bırakmıştık. Hesap etmediğimiz dış faktör ise rüzgardı. Serhan’ın bisiklet gözümüzün önünde devrilmiş, benim bisikleti de altına almıştı. Sonuç kırık bir bisiklet ayağı. Önümüzde de Novosibirsk’e kadar ikmal yapamayacağımız bir coğrafya. Haliyle moraller düşük restoran sahibine bu akşam bahçede kamp kurup kuramayacağımızı sorduk. Kapandıktan sonra olabilir dediler. Ancak gece 1 gibi kapatıyorlarmış restoranı. Mecbur tekrar yola çıktık, yaklaşık 1 km sonra 112 acil servis istasyonuna rastladık. Bahçesine girdiğimizde daha biz soramadan bu gece kamp kurun diye teklifte bulundular. Duşlarından ve mutfaktan da faydalanabileceğimizi söylediklerinde kırılan ayağa rağmen moralimiz yerine geldi.

Sabah ayrılırken bir sonraki istasyonun 100 km ileride olduğunu ve bizim geleceğimizi haber verdiklerini söylediklerinde başımıza gelecekten habersin sevinmiştik.

Serhan’ın kırılan arka jant telini değiştirmek, eksilen yiyecekleri tamamlamak ve şu lanet İmmigrasyon işini bir defa daha denemek için yol üzerinde bulunan Ekibastuz şehrine uğradık. Hoş ülkeye ikinci girişimiz üzerinden bir hafta geçmişti ancak ne olacaksa büyük bir şehirde olsun, ufak yerlerde uğraşmayalım dedik. Harita yardımıyla bulduğumuz ofiste hayatımda gördüğüm en umarsız kadın, neden Astana’da yaptırmadınız dedi. Sil baştan yaşadıklarımızı anlattım, bana ne sınıra git onlar gerekeni yapar demez mi. Peki gereken ne? 3 satır mı 3 katır mı ne yani?
Bir bisiklet tamircisini de bulamadığımız bu ilginç şehirden mecbur elimiz boş çıkarken kullanılmayan bir post’un arkasında acıkan karnımızı doyurmaya karar verdik. Derken karşı yönden klasik bir bisikletle o ana kadar gördüğümüz en ilginç Kazak yanımızda durdu. Hiç ihtimal vermesekte kırılan telden bahsettik, adam bisikleti boşalttı, tekeri söktü, gözümüzün önünde teli değiştirdi. kırık tel kaset tarafındaydı, yani kasetin sökülmesi gerekiyordu, ancak el becerisiyle o teli ordan geçirmeyi başardı.

Hiç olmazsa amaçlarımızdan birini gerçekleştirdiğimiz için huzurlu, saatin de epey geç olmasından dolayı şehir çıkışında kamp kurduk. Tam uyumaya hazırlanırken Serhan çadırından “Novosibirsk’te turu bırakacağını” söyledi. Hayırlısı deyip derin bir uykuya daldım.

Sabah erkenden yola koyulup bizi bekleyen 112 istasyonuna ulaşmayı hedefledik. Öğlen saatlerinde ulaştığımız istasyonda o kadar ısrarcı oldular ki bir gece konaklamaya karar verdik. Yalnız diğer istasyondan farklı olarak burada bahçenin tamamına asfalt dökülmüş. Çadır kuracak toprak bir alan yok. Mecbur kurduk asfaltın üstüne çadırları. Güzel bir akşam yemeği ve muhabbetten sonra çadırlara çekildik.

Geçen günlerde İstanbul’da yaşanan ekstrem meteorolojik olayları hatırlarsınız. Şayet o anları yaşamamış olsaydım o gece Kazakistan’da yaşadığımız olayı hayatımda gördüğüm en korkunç hava olarak nitelendirebilirdim. Yine de çadırda olmak, yağan yoğun dolu ile aramızda incecik bir tentenin bulunuyor olması korkmam için yeterli sebeplerdendi. Önce sabahtan beri esen hafif rüzgar bir anda kesildi. Rahat bir uyku çekeceğimizi sanarak rahatlamışken aynı anda tam tersi yöndeki çadır polleri kafama değdi. Peşinden korkunç bir yağmur. Hemen yanımda Serhan’ın çadırı olmasına rağmen sesini bile duyamıyorum. Asfalttan dolayı tam kuramadığım çadır altından su almaya başladı. 15 dakika süren tufan bittiğinde çadır tabanında 4 parmak su oluşmuştu. Çantalar içeride olmasa muhtemelen benimle beraber uçup gidecekti çadır.

Hava normale döndükten sonra istasyon çalışanları yanımızda bitti, istasyonun çatısı tenekeden olduğu için yağan dolu epey bir ses yapmış içerde. Tüm çalışanlar gözleri bizim çadırlarda beklemişler pencere önünde. Bir problem olsaydı gelecektik dediler.

Sabah hasar tespit ve kuruma çalışmalarından sonra iyi bir kahvaltı ettik. Bütün ısrarlara rağmen biran önce sınıra ulaşmak için yola çıktık.
Niyetimiz gün içinde sınıra mümkün olduğunca yaklaşıp ertesi gün geçiş yapmaya çalışmaktı. Ancak Pavlador faktörünü bilmiyorduk henüz. O anda yaptığımız plan ile gerçekleşen durum arasında tam 1 hafta oynayacaktı.

Şehre 20 km kala yol yapım inşaatı başladı. Haliyle attık kendimizi yeni yapılan ve henüz ulaşıma açılmamış yola. Keyfimiz yerindeyken yol kapalı olmasına rağmen arkamızdan bir araç geldi ve yanımızda durdu. Araç durduktan sonra şöför indi ve arka kapıyı açtı. İçerden inen adam gayet düzgün bir Türkçe ile nerden geldiğimizi sordu. İstanbul dedikten sonra aynı cool lukla nereye gittiğimizi sordu. Japonya dedik. En ufak bir mimik değişikliği olmadan ne kaybettiniz Japonya da deyince oldukça ilginç bir kişilikle karşı karşıya olduğumuzu anladık. Pavlador’da ne yapacaksınız dedi. Niyetimiz geçip sınıra doğru gitmek değince hemen telefonunu verip olmaz bende kalacaksınız dedi ve bindi arabaya gitti.
Hayli şaşkın bir şekilde şehre doğru devam ettik. Şehre girdikten sonra respect isimli bir restoranda ( adını nerden hatırlıyorsun diyenler için detaylar aşağıda) öğlen yemeği için durduk. Siparişleri verdikten sonra kendi aramızda kritik yapıyorduk. Adamı arayalım mı aramayıp devam mı edelim diye. Hemen arka masadan daha sonradan isminin Aykut olduğunu öğrendiğimiz ve restoranın sahibi olan kişi nerden gelip nereye gittiğimizi sordu. Hikayemiz ilginç gelince çaylar söylendi ve koyu bir muhabbet başladı. Muhabbetin sonuna doğru yolda bizi evine davet eden adamdan bahsettik. Aykut hemen adamı aradı ve restorana çağırdı. Güzel bir sorgudan geçirdikten sonra yanında kalmamızı onayladı ve düştük kim olduğunu bilmediğimiz adamın peşine. Bir apartmanın önüne geldik. Evi 7. Katta, allahtan asansör var.

Eşyalar ve bisikletleri eve çıkardıktan sonra, salona oturmuş soluklanırken daha ismini bile bilmediğimiz adam ben gelecem dedi ve evi bize bırakıp gitti. Yarım saat sonra bir kasa birayla geldi salonun ortasına oturdu, bir bira açtı ve anlatın dedi.

Yesbol’un evinde bir haftaya yakın kaldık. Ayrıntıları sadece en yakın arkadaşlarımın bildiği bir hafta. Okuyanlar hatırlar Türkiye etabının sonunda misafirperverlikle ilgili birkaç satır yazmıştım. Tam olarak sebebi Kazakistan’dır, özellikle Pavlador, en özellikle Yesbol’un bizzati kendisi.

Yesbol’un evine giderken niyetimiz bir gece kalmaktı. Sabah uyandığımızda kendisinin gitmiş olduğunu gördük. Anahtarlar kapının üzerindeydi, haliyle kapıyı çekip gidemezdik. Biraz da keyfimiz yerinde olduğundan bir gün daha kalıp bisikletlere bir bakım yaptırmaya karar verdik. Boş bisikletlerle çıktık şehrin sokaklarına. Öğlene doğru uyandığımız için bir şeyler yiyelim dedik. Respect’e gitmek istemedik biliyoruz yine para almayacaklar ayıp olacak. Gözümüze kestirdiğimiz bir cafeye girdik ve karnımızı doyurduk. Sıra hesabı ödemeye geldiğinde normalde çok basit olan bir işlem ama mümkün değil garsonla anlaşamıyoruz. Sonunda başka masadaki bir genç tercümanlık yaptı, bizim misafir olduğumuzu o yüzden para almayacaklarını söylemeye çalışıyormuş meğerse. Teşekkür ederek ve bir daha aynı yere denk gelmemek için haritada işaretleyerek bisikletçi aramaya başladık. Hemen her türlü bisiklet malzemesinin bulunduğu bir bisikletçi bulduk. Ayrıca İngilizce bilmeleri tercih etmemiz için yeterli sebepti. Serhan’ın kırılan arka jant teli Ekibastuz’da geçici olarak yapılmıştı, burada tekrar değiştirmek istedi. Ayrıca benim epeydir olmayan bisiklet ayağım için de geçici bir çözüm bulabildim bu dükkanda. Yaptırdığımız her işlem öncesi fiyatlarını soruyorduk. Kafamızda ki 20 usd olan bütçemiz bisiklet ayağı da işin içine girince birazcık aşıyordu. Yapılacak bir şey yok, her şeye onay verdik ve beklemeye başladık. 1 saatin sonunda gayet iyi bir işçilikle bisikletlerimiz teslim edilmişti. Sıra hesabı ödemeye geldiğinde sabahtan beri ikinci şokumuzu yaşadık. İmkanı yok kabul etmiyordular parayı. Sizin yolunuz uzun, bizden bir yemek yersiniz değip uğurladılar. Hadi yemeğe para verebilsek neyse ama ona da veremiyoruz ki.

4. günün sabahında artık tüm ısrarlara rağmen yola çıktık. Daha Pavlador’dan çıkmadan yanımızda bir araç durdu yine. Bu sefer içinde sarıklı cüppeli 5 kişi indi. Yine Türkçe olarak nerden gelip nereye gidiyorsun muhabbetinden sonra yolumuz üzerinde Sherbakty kasabasının cami imamı ve cemaati olduklarını, ilçenin girişinde bir restoran olduğunu, bizi orada bekleyeceklerini söyleyip arabaya bindiler ve uzaklaştılar. Aramızda epey geç kaldığımız için kasabaya girmeden başka bir yol bulup kaçmayı tartışırken 20 km kala bir araç yaklaştı ve bizi video ya almaya başladılar. Bir müddet gittikten sonra durarak kasabanın girişinde kaymakam, belediye başkanı ve basın mensuplarının bizi beklediğini, yol boyunca kendilerinin eskortluk yapacağını söylediler. El mecbur düştük önlerine.

Restoran’a ulaştığımızda artık çatal koyacak kadar bir boşluk bulunmayan masaya buyur ettiler. Herkesin Türkçe konuştuğu bir ortam. Muhabbetin sonuna doğru bizi kanser eden İmmigrasyon kartı işini tekrar gündemimize aldık hazır devlet yetkililerini bulduğumuzdan yardımcı olabilirler diye düşünerek. Sabah kaymakamın ofisinde ilçe polis müdürü ile randevu ayarladılar ve o akşam kalmamız için bir otel buldular.
Sabah polis müdürü ile görüştükten sonra, birkaç telefon trafiği ile bu ilçeden sorunun çözülemeyeceğini, Pavlador’a geri dönmemiz gerektiğini, immigrasyon ofisinde bize yardımcı olacaklarını söylediler. Tam bisikletlerle dönmeye niyet ederken altımıza özel şöförlü bir araba verdiler, bisikletleri de camiye bırakabileceğimizi söylediler.

Tekrar döndük Pavlador’a, bir tane İngilizce bilen immigrasyon ofisi memuruna rastlamadığımızdan bizimle ilgilenmesi için verilen bayan memurun bilmemesi sürpriz olmadı. Elinde pasaportlarımız o odadan bu odaya epey bi gezdikten sonra bizi bir odaya aldı ve beklememiz gerektiğini söylemeye çalıştı, veya artık yorulduğumuz için girdiğimiz en güzel odada kalmaya karar verdik. Bir müddet sonra bir tercüman geldi. İlk kelimelerimiz ne yaparsanız yapın ama bu iş için bizden 5 kuruş istemeyin olunca kadın saçını başını yolmaya başladı. Emir büyük yerden geldiği için işi bırakamıyorda yazık. Yemek saati geldiğinde ne yapacağını şaşırdı. Ofise en yakın restorana ( ki Respect!!!) götürdü bizi. Sahibi dahil çalışan herkes bizi iyi tanıdığından hizmette kusur etmediler. Haliyle kadın epey şaşırdı. Yemek sonunda bir türlü hesap ödeyemeyince hadi ordan senin paran burada geçmez dediğimde anlamış gibi sırıttı birde.

Akşam olup işleri bitiremeyince nerede kalacaksınız dedi tercüman. Aslında Yesbol var ancak zaten en üst seviye yardımcı olmuş birinden tekrar yardım istemek istemedik. Valla çözün bu sorunu diye attık topu kucaklarına. Belki kadın evine davet eder diye bir beklenti de oluşmadı değil Serhan’da.

Bir arabaya bindirdiler, bir kuran kursunun bahçesinde indiğimizde hayali sükuta uğramıştık. Daha tercüman yanımızdan ayrılmadan telefondaki “İMDAT YESBOL” tuşuna basmıştık bile. 10 dakika sonra daha 1 gün önce ayrıldığımız evdeydik. Olayı Yesbol’a anlattığımızda bize epey bir kırıldı, neden bana söylemediniz ben hallederdim dedi. Adam Kazakistan devletinin yol denetleme mühendisi. Yapılan yollar onun imzası olmadan ulaşıma açılamıyor, eğer beğenmezse sil baştan yeniden yaptırabiliyor bütün yolu. Haliyle eli kolu uzun birisi. Yok dedik gerekli yardımı yapıyorlar yarın çözülür bu iş.

Sabah kendi elleriyle dünkü memura teslim etti, telefon numarasını da bıraktı ve bir şey lazım olursa aramasını söyledi. Kadın elinden geleni yapıyor sorunu çözmek için. Akşama doğru artık bitmiş bir şekilde yanımıza geldi ve yarın mahkemeye çıkacağımızı söylemeye çalıştı. Dedik Yesbol’u ara o bize akşam anlatır neler olacağını. Akşam Yesbol’un surat bi karış geldi aldı bizi. Mahkememiz kesinleşmiş, iptal ettirmek için çok çabaladım diyor ama geç kaldığını söylüyor. Arada bize de saydırıyor haliyle ondan habersiz iş yaptığımız için. Dedik sonucu ne olur mahkemenin. 3 alternatif var dedi. 10 gün hapis, yaklaşık 2000 usd para cezası veya 5 yıl ülkeye giriş yasağı. Allahtan seçimi bize bırakmışlar, en mantıklısı 5 yıl giriş yasağı olduğundan o yönde oyumuzu kullandık.

Mahkeme salonuna girmeden önce bize tercümanlık yapan adamdan direktifleri aldık. Sana sadece bir soru soracam, cevap olarak yes de dedi. Hakim karşısına çıktığımda, ki ilk kez çıkıyorum hayatımda, bacaklarım ilk kez Rusya’ya gireceğimiz günkünden az olmamak şekilde titriyordu. Adrenalin çok güzel bir şey. Hakim anlamadığım şekilde epey bir şeyler anlattıktan sonra bana, daha doğrusu tercümana dönerek bir soru sordu. Tercüman “şimdi dışarıda sana söylediğim kelimeyi söyle” dedi. Yes dedim ama en ufak bir fikrim yok neyi kabul ettiğim hakkında.

Mahkemeden çıktıktan sonra kadın epey bir rahatlamıştı. Tamam artık biletlerinizi ayarlayalım dedi. Umm. Ne bileti??? Alınan karara göre sınır dışı edilmemiz gerekiyormuş. Yani ülkemize iade. Yani Astana’dan İstanbul’a uçak bileti!!! O anda ben tercümana, Serhan’da kadına dalmak üzere hareketlendik. Tercümana gayet net bir şekilde bizi hiçbir şekilde İstanbul’a iade edemeyeceklerini, bisikletlerimizin Sherbakty da bir camii içinde bizi beklediğini, onları alarak Rusya’ya giriş yapacağımızı anlatırken kadın kendi telefonundaki “İMDAT YESBOL” tuşuna basmıştı bile.

İmdat Yesbol !!!

Ben böyle birisini ne yolda, ne hayatımda görmedim. Klasik “problem yok” kelimesi ile yanımızda bitti aynı anda. Kadına birkaç kelime söyledi ve bizi alıp eve götürdü.

Bizi bıraktıktan sonra tekrar dışarı çıktı. Akşam döndüğünde elinde pasaportlarımız, içlerinde 12 şer günlük vizelerimiz duruyordu. Tam olarak bu sebepten ben böyle birisine rastlamadım diyorum. Ki Pavlador kısmının başında söylediğim, anlatamayacağım daha onlarca anımızı duysanız yok artık derdiniz.

Sabah sadece 1 saatliğine uğradığımız Pavlador’da bir haftamızı doldurmuş halde otobüs garajına gittik. Sherbakty’a ulaştığımızda hemen camiye giderek bisikletlerimizi aldık, gerekli teşekkürleri ederek sınıra doğru hareket ettik.

Rusya sınırına ulaştığımızda artık Kazakistan arkamızda kalmıştı. Ancak sınırda Rusya’ya geçmeyi bekleyen bir grup Kazak motorsikletli genç ellerinden geldiği kadar bizleri uğurlamaya çalıştılar. En son içlerinden biri şapkasını çıkarıp bizim için arkadaşlarından para topluyordu. Biriken yaklaşık 100 usd yi bizden felekten bir gece çalın diye cebimize koydular.

Güzel bir uğurlama

Kazakistan. Şu anda 3 sene daha giremeyeceğim, yasağımın bittiği anda tekrar gitmek istediğim iyi insanların ülkesi. Bu yazıyı yazarken Respect’te yediğim dürümler geldi aklıma, Destan’ın evinde yaptığımız satranç partisi, Yesbol’un bizi götürdüğü alman restoranı, Uralsk’ta bisikletleri kolilememize yardım eden bisikletçi çalışanları, yine Uralsk’ta ilk gece bize yardımcı olan gençlerin gecenin köründe gidip bisküvi, kola bulup bize ikram ettikleri. Tüm bunların iki sene önce yaşandığına ikna etmeye çalışıyorum kendimi. Tam da bu yüzden sizlerden ricam hayallerinizi ertelemeyin. YOLDANÇIK’ın.

Not: Az sabır yakında fotoğraf makinem olacak, Rusya 2. Etabıyla…

Harita notu: google maps’ten Kazakistan haritasını çıkarırken Ekibastus – Pavlador arasındaki Yesbol’un onay vermesi gereken yolu halen kapalı gösteriyor, kızdırdılar herhalde adamın hasını ☺

Yazının 1. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA TÜRKİYE – 1. BÖLÜM

Yazının 2. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA GÜRCİSTAN – 2. BÖLÜM

Yazının 3. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA AZERBAYCAN – 3. BÖLÜM

Yazının 4. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA RUSYA – 4. BÖLÜM

Yazının 5. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA – KAZAKİSTAN – 5. BÖLÜM