Bacaklarım titriyordu, yol arkadaşıma ne kadar çaktırmasam da bariz titriyordu yani. Tahminim onun da bana çaktırmadığı korkuları vardı içinde. Hatta daha önceleri pek yapmadığımız bir şeyi yaptık Samur sınır kapısında, yaklaşık 2 saat oturduk bir şeyler yedik içtik, bırakın kendi aramızı, ben kendi içimde bile konuşmuyordum. Daha önce bu rotada yol alan bir turcu bulamamıştık internet ortamında, yani yaşayacağımız her şey sürpriz olacaktı bizler için. Yapacak pek bir şey yoktu, YOLDANÇIK’mıştık bir kere. O yüzden kahvelerinizi alın ve özellikle Dağıstan macerama buyurun.

Aşırı dinlenmiş bir şekilde Azerbaycan çıkışına doğru ilerledik, artık bazı şeyleri öğrendiğimizi sanarak araç çıkış kısmında en öne yaklaştığımızda gümrük memuru x-ray dan geçmemiz gerektiğini söyledi. Mecburen yaya geçişine yöneldik. Bütün çantaları çıkartıp x-ray dan geçirdik, kendileri de farkında saçma bir uygulama yaptıklarının ancak Rusya tarafının kesin talimatı olduğunu söylediler. Uzun da sürse sorunsuz şekilde Azerbaycan’dan çıkış yaptık.

Rusya girişi yapmak için bir köprü geçişi yapılması lazım. Aslında güzel birkaç fotoğraf çıkarılacak manzarada bırakın fotoğraf çekmeyi bir sigara molası bile veremedik. Her iki ülkenin askerleri resmen elleri tetikte bekliyorlardı. Tur boyunca gördüğüm en güvenlikli ülke girişi olan Rusya kapısına geldiğimizde hoş bir sürpriz bekliyordu bizi. Koskoca kapıda İngilizce bilen bir görevli yoktu. Aradılar sordular ofislerden birinde bir İngilizce bileni bulabildiler. Yeşil yol filmini hatırlarsınız, Tom Hanks o filmde neyse buldukları İngilizce bilen adam da tıpkısının aynısıydı. Ufak bir şok ile durumumuzu anlattık, kendisi elinden geldiğince yardımcı olarak zaten boş olan kapıda işlemlerimizi hızlandırdı biran önce ülkeye girmemizi sağladı.

Mesleğim icabı daha önce pek çok kez Rusya’da bulunmuştum. Ancak denizci olduğum için gittiğim yerler hep deniz kenarı liman kentleri olmuştu. O yüzden mukayese kabul etmese de umduğum Rusya bu olamazdı. Dar ve olabilecek en bozuk asfalta sahip bir yolda ilk şehir olan Derbent e doğru yola koyulduk. Toz toprak içinde kalmıştık bir anda. Bakü de feribota binmemeye karar verdiğimizde rotamız bir anda Rusya merkezli bir hal almıştı mecburen. İlk izlenimimize göre yaptığımız hata yenilir yutulur cinsten değildi. Binlerce kilometre bu şekilde epey yıpratacaktı ikimizi de.

İnanın ortamdaki elektiriği ciğerlerimize kadar hissettik. İnsanlar mutsuzdu, her hallerinden belli oluyordu bu durum. Mümkün olan en hızlı biçimde Derbent’e kapağı attık. Ucuz yollu bir otel bularak durum değerlendirmesi yapmaya karar verdik.

Derbent’te bisikletleri otele bıraktığımız için biraz daha içimiz rahat şehirde dolaşmaya çıktık. Dağıstan aşiretlerden oluşan bir özerk bölge, zaten en büyük güvenlik sıkıntısı bu yüzden doğuyor. Birbirleri ile güç savaşları devam ediyor adamların. Derbent’te sokak sokak, mahalle mahalle ayrışmışlar. Ana caddede ise tarifi mümkün olmayan bir cümbüş var. Aynı sokakta birbirlerine komşu Cami, kilise, sinagog gördüğüm tek yer burası olmuştur. İnsanlar ne kadar birbirlerini umursamasa da sadece gözleri görülen bir kadının üstünde dar bir kıyafetle gezen diğer kadına bakışlarını pek çok kez yakalayabildim.

Şehrin bir pazar yeri var, ne kadar yol arkadaşımın uyarısı olsa da, insanları gözlemleyebilecek en güzel ortam olduğunu düşündüğüm pazar yerine girdim. Yani yanımda bir bomba patlasa, şayet sağ kalırsam şaşırmayacağım bir yer, varın siz düşünün.

Pek inanmam ancak doğaüstü denilebilecek bir olay yaşadık bu şehirde. Sinagog’un kapısı çok ilgimi çekmişti. Bir fotoğrafını almak için makineyi çıkardım. Serhan çekmezsem daha iyi olabileceğini söyledi ancak bu kaygıyı yersiz buldum ve fotoğrafı çektim, makineyi kapattım ve çantama koydum. Daha sonra fotoğraflara bakmak için makineyi açmaya çalıştığımda imkanı yok açılmıyordu. Bir daha da çalışmadı ve çöpe gitti. Bu yüzden Sibirya’ya kadar fotoğraf sayısı ve kalitesi biraz düşük olacak.

Çatlayana kadar yedik
Çatlayana kadar yedik

Derbent’te 2 gün dinlendikten sonra Mahaçkala ya doğru yola çıktık. Biz mi ortama alıştık yoksa ortam mı düzelmeye başladı bilemiyoruz ama İzberbash’a kadar sorunsuz ilerledik. Hatta köyün birinden geçerken bir bakkal sahibi zorla durdurarak bir koli hazır pasta sıkıştırdı koltuğumuzun altına. Günün sürprizi akşama saklıymış meğerse. Akşam üstü girdiğimiz şehirde kamp yapmaya karar verdik. Tren istasyonunun bulunduğu bölgeyi gözümüze kestirerek saatin biraz geçmesi için banklara oturduk. 5 dakika olmadan bir bayan polis geldi yanımıza, az da olsa İngilizce biliyordu, durumumuzu anlattık ve istasyonun arka tarafında kamp kurmak istediğimizi söyledik. Kendisi bir kapıdan girilen çitlerle çevrili bir bölgeyi göstererek burada kamp yapabileceğimiz söyledi. Gösterdiği yer oldukça güvenli gözüküyordu, tereddüt etmeden uygun bulduk ve bisikletleri boşaltmaya başladık. Daha ilk çantaları sökmeden 2 araba içinde 4 izbandut gibi adam bitti yanımızda. Anlaşmanın imkanı yok, tek kelime İngilizce bilmiyorlar. Telefon vasıtasıyla Türkçe bilen birine ulaşarak tercümanlık yaptırdılar. Kendilerinin sivil polis olduğunu, onlarla birlikte ifade vermek için gitmemiz gerektiğini, pasaportlarımıza el konulduğunu, karşı gelmememiz gerektiğini tercüme ederken en ufak bir şaka izlenimi yaratmadı tercüman. Tek söyleyebildiğimiz şey kimliklerini görmek istediğimiz oldu. Kimlikleri gösterdikten sonra mecburen bisikletleri yükleyip düştük peşlerine. Pasaportlarımız adamlarda olduğundan içimde fırtınalar koparak bir kapıya geldik. Kapı bir bahçeye açıldı, odalardan oluşan bir restoran. Bir odaya adamlarla birlikte girdik. Az evvel tercümanlık yapan adamı tekrar aradılar ve telefonu açık bırakarak konuşmaya başladılar. Bu arada masa donatılmaya başladı. İlk önce yemek yiyeceğimizi söyledi tercüman. O anda ne yediğimin bile farkında olmayarak ağzıma attım bir şeyler. Kafamda milyonlarca soru işareti, Avrupa’nın en güvensiz bölgesinde, polis olduklarına bile tam emin olamadığımız 4 kişi tarafından bir odaya alınmış, üstüne pasaportlarımız da ellerinde, üstüne yemekten sonra Serhan’la beni ayrı ayrı sorgulayacaklarını söylediler ve benim dışarıda beklememi istediler.

Dışarıda beklerken kaç tane sigara içtim bilmiyorum. Yaklaşık 10 senenin (bana o anda öyle geldi) sonunda bu sefer beni odaya aldılar ve başladılar sorulara. Şöyle söyleyeyim en son eniştemin çalıştığı iş yerini anlatıyordum. Sorgunun sonuna doğru çantamdaki fotoğraf makinesini açmamı istediler. Namussuz açılsa zaten kullanacam ama yok, bi taraftan ter döküyorum bi taraftan makineyi kırmadan açmaya çalışıyorum. Allahtan sonunda gerçekten bozuk olduğuna ikna oldular ve Serhan’ı tekrar odaya aldılar. Çaylar söylendi ve muhabbet bir anda abi kardeş moduna evrildi. Bizlere rutin soruşturma yaptıklarını, gerçekten tehlikeli bir bölgede bulunduğumuzu anlattılar. Pasaportlarımızı geri verdiklerinde saat çoktan gece yarısını geçmişti. Tren istasyonunun arkasındaki yere geri dönüp çadırlarımızı kurduk, ancak uyumak pek mümkün olmadı.

Sabah kahvaltı bile yapmadan yola çıktık. Bir önceki akşam yaşadıklarımızdan sonra işin şakası olmadığını anladık ve Mahaçkala’ya giderek Volgograd’a giden bir trene binmeye karar verdik.

Azerbaycan etabı yazısının sonunda bahsettiğim alternatif yaratabilmek tam da böyle bir şeydi. Miydi acaba? Mahaçkala da durduğumuz ilk yer Tren istasyonu oldu. Fakat Bakü – Moskova arası çalışan tren Mahaçkala da sadece 1 dakika duruyormuş, hal böyle olunca bisikletlerin ve eşyaların 1 dakika içinde trene sokulmasına pek ihtimal vermeyerek mecburen otobüs garajına yöneldik. Hata hatayı çekermiş derler, garaja girdiğimizde gördüğümüz manzarayı anlatmaya çalışarak başlayayım. Birbirlerine tıpa tıp benzeyen, yan yana dizilmiş 5 tane çift katlı otobüs, etrafında mahşeri bir kalabalık, her kafadan ayrı ses çıkıyor. İki tane sağmalık inek girdik garaja. 5 otobüsün 10 tane şöförü ve 20 tane muavini bitti yanımızda. Zaten anlaşamıyoruz ancak inatla kendi otobüslerinin yanına çekiyorlar. En son bi otobüste karar verdiğimizde ufak çaplı bir savaş başlamıştı aralarında. Daha sonradan öğrendiğimiz üzere hepsi akraba olan bu güruh iki tane bitli gezgin için birbirlerini yiyiyordu. Hangi otobüse bineceğimize karar verdikten sonra yolculukla ilgili bilgi edinmeye çalıştık. 950 km olduğu söylenen yol kaç saat sürecekti? Hiç mola verilecek miydi? Haliyle en ufak bir bilgi alamadan bindik otobüse, bisikletler bagaja öyle bir koyuldu ki, tek parça Volgograd’a ulaşmaları iyi bir sürpriz olacaktı.

Yaklaşık 1 saatlik rötar ile başladık yol almaya. Bu arada otobüsün üst katında 4 adet çift kişilik yatak, yataklarda yatan şanslı 8 kişi vardı. Biz sol en ön koltuklara sıkış tepiş binmiş ve acaba kaç saat gideceğiz diye düşünürken yaklaşık yarım saat sonra ilk molayı!! Verdik.

950 km 21 saatin sonunda bittiğinde yaklaşık 6 tane polis kontrol noktasından geçmiş, 1 kere bütün otobüs x-ray dan geçirilmiş, sayamadığımız kadar çok mola vermiş, sabaha karşı 4 gibi olabilecek en yüksek müzik sesi ile ve mümkün olan en yüksek hızda yarım saat yol almıştık. Tek tesellimiz her geçen dakika bu ızdırabın sonuna yaklaşıyorduk.

Volgograd’a indiğimizde, otobüs yanımızdan ayrılınca bir anda her şey değişti, işte gerçek Rusya! Hatta bisikletimin ön fren ayağı eğrilmiş olmasına rağmen morallerimiz epey yüksek, keyfimiz yerinde bi kafeye oturduk ve kutlama birası içtik.

Volgograd, daha bilinen adıyla Stalingrad ( bu adı Rusya’da kullanmamanız önerilir) 2. Dünya savaşının en kanlı cephesine ev sahipliği yapmış, Volga nehri kıyısına kurulu bir şehir. Daha çok eski olmayan bir tarihe ev sahipliği yaptığından mıdır bilinmez, şehir tamamen tarihle harmanlanmış, sokaklarında dolaşırken çok değil daha 70 sene evvel yaşanan olayları hissedebildiğiniz bir yapıya sahip.

Dağıstan’ın arkada kalmış olmasının verdiği huzurla karıştık tarih kokan bu şehre. İlk önce bisikletimde oluşan fren arızasını çözmemiz gerekiyordu, bu arada Serhan’ın bisikletinin göbeğinden ondan çok beni sinir eden bir ses geliyordu Bakü’den beri. Uzun zamandır görmediğimiz büyüklükte bir bisikletçi bulduk sora sora, tek sıkıntısı aşırı kalabalık olması ve sadece tek bir teknisyenin bulunmasıydı. Mecbur aldık elimize anahtarları kendi söküğümüzü dikmeye çalıştık. Benim fren setinin değişmesi gerektiği ortaya çıktı sökünce. Allahtan ellerinde daha kaliteli bir set vardı ve 25 usd karşılığı (montaj hariç, ki kendim yaptım) aldım ve değişimi yaptım. Fakat Serhan’ın göbek mümkün değil çıkmıyordu, adam halimize acıdı ve daha tenha bir bisikletçi önerdi. Hazır rahat bir bisikletçi bulmuşken Serhan’ın teker akordu da elden geçti.

Tamir işini hallettikten sonra savaş müzesi ve Ana heykeline gittik. Bu yaşananlar bir avuç toprak için yaşanmış olamaz. Eğer başka bir şey için yaşanmışsa da tek kelimeyle lanet olsun.

3 gün kaldığımız şehirde, daha ilk akşam sokak arasında rastladığımız ve son derece güzel müzikler çalan bir bara gittik geceleri. Ruslar eğlenmeyi biliyor, Dağıstan’ı geçerken defalarca anlatmama rağmen bana inanmayan Serhan, gerçek Rusya’yı görünce bir nebze rahatlamış, epey bir şaşırmıştı.

Ne yazık ki daha fazla kalmak istediğimiz şehirden, kısıtlı olan vize süremizi bitirmemek için ayrılmak zorunda kaldık. Daha Kazakistan sınırına kadar yaklaşık 1000 km yolumuz vardı. Volgograd’tan Saratov’a kadar nehrin doğusundan gidip, Saratov’dan sınıra doğru dönmeyi planlıyorduk. Planlamaya inatla devam ediyoruz yani, yolu felan dinlediğimiz yok.

Tur boyunca yükseltileri gösteren Viewranger isimli bir uygulama kullanıyorduk. Fakat kendisi internete bağlı olmak zorunda olduğundan bir yerden sonra kullanmayı kesmiştik. Volgograd’tan ayrılırken de nasıl bir coğrafyada pedallayacağımızı bilmeden, daha doğrusu güzel nehir manzaralı, ormanlık bir alan umarken daha şehirden çıktığımızda şok olduk. İnsan gözünün görebileceği ufuk çizgisini kapsayan alanda, en yüksek şey ayakta duran bizlerdik. Ben hayatımda bu kadar düz ve hiçbirşeyin olmadığı bir alan görmemiştim. Hiçbirşeyden kastım tarla değil, çünkü bu alanın tamamı, üzerinde pedalladığımız asfalt yol hariç, tarlaydı. Bakın tarlalar değil, tek bir tarla.

Mecbur hiçliğin içinde pedallamaya başladık, günlük tırmanışımız çoğu gün 5-6 metrede kalıyordu. Gündüz sıcağından kaçabileceğimiz en ufak bir gölge yoktu. Yaklaşık 60-70 km de bir olan yerleşimler olmasa dünya dışı bir yer olduğunu düşünmeye başlayacaktım. Yanımızdan tek tük araç geçiyordu, başımıza hal gelse medeniyete ulaşmak zaman alacaktı. Daha sonradan öğrendiğimiz üzere nehrin batı tarafındaki yol daha fazla kullanılan ana yolmuş. Trafik veya insan istediğimden değil ama, insan son ses müzik dinlemekten başka yapacak meşgale arıyor pedallarken.

Bu arada bu yolda pedallıyoruz ama önümüzde volga’nın kollarından olan bir nehir geçişi var ve burayı nasıl geçeceğimizle ilgili sağlıklı bilgi edinemedik bir türlü, haritada görünürlerde bir köprü yok, tek tesellimiz köyün birinde çat pat anlaştığımız birisinin bahsettiği feribot olma olasılığı.

Akşamları mecburen büyük tarlanın içinde kamp kuruyorduk, başka bir seçeneğimiz olsa inanın değerlendirirdik fakat elden gelen bu, ayrıca sonsuz gibi görülen tarlada yaklaşık 30 m2 ekinin pek bir öneminin olmayacağını düşünerek motive ediyorduk kendimizi. Zaten yanımızda aktığını bildiğimiz (ki kendisini bir iki kere anca görebildik) Volga nehrinden dolayı, ısırdığında tüm dolaşım sisteminde vakum etkisi yaratabilecek büyüklükte sivri sineklerin, Almanların Volgagrad’a yaptığı taarruzu aratmayacak saldırılarından kaçabilmek için yemeği bile çadır içinde yapmaya başlamıştık.

Çocukluğumdan beri kendimi motive edebilme yetisine sahibim. En kötü şartlar altında bile olsun diyebiliyorum. Bu bölgenin motivasyonu da ilerde göreceğim ve daha zorlayıcı olduğunu düşündüğüm Moğolistan etabıydı.

Feribot, gitsem mi gitmesem mi?
Feribot, gitsem mi gitmesem mi?

Günler günleri kovalarken, artık tarih merhumu sadece vize bitimine yetişmeye çalışmak olduğu zamanlarda daha önce bahsettiğim nehir geçişine geldik. Evet bir tane feribot vardı görünürde, ancak kimseler yok etrafta. Mecbur ne kadar bekleyeceğimizi bilmeden beklemeye başladık. Olsun, feribot var ve elbet karşıya geçecek. Bir müddet sonra hiçliğin içinden birisi geldi, yavaş yavaş öğrenmeye başladığımız Rusçamızla anladığımız kadarıyla feribotun akşam saat 5 te karşıya geçeceğini söyledi. Daha 6 saat var, Allahtan uzun zamandır gördüğümüz ilk ağaç hemen rıhtımın yanında kendine bir yuva kurabilmiş. Geçtik gölgesine serdik matları, başladım hayatı sorgulamaya. Neredeydim, ne yapı…., tam bu esnada uykuya daldığımdan fazla özeleştiriye kurban gitmedim Allahtan.

Uyandığımızda, ki tam olarak şans eseri, feribot nerden çıktığını bilmediğimiz 3-4 tane arabayı yüklemiş, her an hareket edebilecek kıvamdaydı. Apar topar toplanıp kendimizi içeri attık, karşı yakaya geçtiğimizde ödeyeceğimizi sandığımız ücreti kimse talep etmedi, hatta boşverin bu da bizden olsun dediklerini duyar gibi olduk rıhtımdan uzaklaştığımızda.

Çok istediler kalalım diye
Çok istediler kalalım diye

Artık hangi gün bilmiyorum, her zamanki gibi önümüze çıkan bir yerleşime kimin gireceği ile ilgili yazı tura attık. Rusya’nın bu kısmında yerleşim yerleri yolun 2 km kadar uzağına yapılmış, yol ayrımlarında çok güzel gölge yapan otobüs durakları da olunca köye gidecek şanssız insanın tespiti için mecbur yazı tura atıyorduk. Şansıma piyango bana çıktı, köye girdiğimde, daha önceki tecrübelerime istinaden bakkalı bulmak pek sorun olmadı. İçeride bir grup öğrenci illa okullarına gelmem için ısrarcı olunca kendilerini kırmayarak düştüm peşlerine. Okula girdiğimde bir anda kısıtlı Rusçamla tam verimli anlaşamadığım yüzlerce çocuk etrafımı sardı. Oluşan kalabalığı gören ve sonradan İngilizce öğretmenleri olduğunu öğrendiğim biri imdadıma yetişti ve çocukları etrafımdan uzaklaştırdı. Bu arada Serhan beni halen otobüs durağında bekliyordu, 1 saat içinde yanına gitmezsem köye gelmesi konusunda anlaşmıştık. Öğretmene turumla ilgili kısa bir bilgi verdikten sonra gitmem gerektiğini belirttim, anlayışla karşıladı ve az önce etrafımı saran öğrencilerden teneffüs bitip te derse girmeyen bir avucuyla hatıra fotoğrafları çektirerek yanlarından ayrıldım.

Köy okulunda
Köy okulunda

Serhan’ın yanına döndüğümde gözlerinde bir pırıltı fark ettim. Daha sormadan “yırttık” dedi. Beni beklerken iyi olan internet bağlantısı ile biraz yol araştırması yapmış ve Saratov’a kadar çıkmadan direk Yershov yakınlarına çıkan bir ara yol bulmuş. Çölde vaha bulan birisi ne hissediyorsa 200 km kadar yolu kısaltan bu ara yolu bulunca aynı şeyleri hissettik.

Kestirme yola girince neşemiz yerine geldi. Bir müddet yol aldıktan sonra asfalt bir anda bitti, toprak olmasına rağmen hasret kaldığımız ağaçların çevrelediği bir yolda bağırarak, şarkı söyleyerek ilerledik birkaç gün.

Gölge mi o??
Gölge mi o??

Yershov a girdiğimizde, uzun zamandır bu büyüklükte bir şehir görmediğimiz için şehrin meydanında epey uzun bir mola verdik. Hemen karşımızdaki süpermarkete sırayla girerek eksilen ihtiyaçlarımızı karşıladık. Oturduğumuz yer bir müddet sonra bir grup öğrenci tarafından ablukaya alındı. Tam teenage kıvamında bir muhabbet geçerken bi anda ki ilk teklifi kim yaptı tam emin değilim fotoğraf çektirelim dediler. Artık 1500’üncü fotoğrafta yeteeer diye bağırmak üzereyken trip atarak fotoğraf çekimini bıraktılar.

Yeterrrr
Yeterrrr

Kazakistan’a giriş yapacağımız Tasqala sınır kapısına epey yaklaşmıştık. Artık kendimizi Kazakistan etabına hazırlarken daha Rusya’nın bitmediğini hatırlatan talihsiz bir olay yaşadık.

Şu anda hatırlamadığım bir yerleşim yerine yakın kamp kurmak zorunda kalmıştık bir akşam. Biraz rehavetten olsa gerek çok ince elemeden bulduğumuz bir boşluğa çadırlarımızı kurduk. Aslında kurulduğumuz yerin tali bir yol olduğunun farkındaydık, yol çok bozuk olduğundan kenardan geçerek birkaç yol daha oluşturmuştu araçlar, biz de en dışarıdaki yolu seçmiştik. Yaşadığımız olayı anlatmadan önce yaptığımız hatalardan bahsetmek istiyorum. Bırakın saati artık hangi günde olduğumuzu bile bilmiyorduk, sadece vize bitimine şu kadar gün kaldı, bu kadar gün kaldı diye hesap tutuyorduk. Yoksa gün Cuma olmuş Pazartesi olmuş umursamıyorduk. Olayı yaşadıktan sonra günlerden Cumartesi, yani insanların eğlenmek için büyük şehirlere gittiği bir gün olduğunu fark ettik. Yerleşim yerine oldukça yakın kamp kurmuştuk, ayrıca yukarda bahsettiğim gibi kamp kurduğumuz yerde yol üzerindeydi sonucunda.

Gece daha hava kararmadan, ki bulunduğumuz enlemden dolayı güneş 23:00 gibi batıp sabah 02:30 da tekrar kendini gösteriyordu, çadırların hemen önünde bir araba durdu. İçinden inen 3-4 genç, birazda yüksek sesle bağrınmaya başladı. Biz de sesimizi yükselttik haliyle, ortamda birbiriyle anlaşamayan 6 kişi böğürüp duruyorduk. Yaklaşık 10 dakika sonra arabaya binip uzaklaştılar. Biz de uykunun geri kalanını tamamlamak için çadırlarımıza geri döndük. Bu defa saat 2 gibi çadırımın içine bir çift araba farının keskin ışığı dolduğunda, içinde bulunduğum tulumdan nasıl çıkıp ta kendimi çadırın dışına attığımı hatırlamıyorum. Serhan aynı hızı yakalayamadığından bir anda 6 kişinin ortasında buldum kendimi. Akşam üstü bol bol bağrındığımız gruba 2 kişi daha eklenmiş. Serhan çadırdan çıktıktan sonra bi fırsat bulup hemen baş ucumda duran Spot cihazımı ( ekipmanları tanıtacağım yazımda ayrıntısını vereceğim) elime aldım. Pil tasarrufu için geceleri kapattığımız cihaz, açıldıktan yaklaşık 5 dakika sonra aktif hale geliyordu. Açılırken üzerinde yanıp sönen bol ışıktan dolayı ve yapı itibariyle telefonu anımsattığı için o anda aklıma blöf yapmak geldi. Işıkları yanmaya başladıktan sonra kulağıma götürüp biraz da enternasyonel kelimeler ekleyerek (polis, help v.b) göyya yardım istedim. Bu hareketimi gören gençler biraz uzaklaşır gibi oldu, bu arada Serhan cebinden ayırmadığı bıçağını da ortaya çıkardı. Bizden sayıca fazla olan insanlarla fiziksel bir temas kuracak değiliz, ancak hallerinden zil zurna sarhoş oldukları anlaşılan bu gruba da kolay lokma olmadığımızı göstermemiz gerekiyordu. Ağızlarından etrafa yayılan votka kokusunu duyacak kadar yakın olmamıza rağmen en ufak bir fiziksel temasımız olmadı. Yanımızdan ayrıldıklarında güneş kendini göstermeye başlamıştı. O dakika kampı toplayıp yaklaşık 20 km ilerideki şehre doğru yola çıktık.

Artık daha fazla heyecanı bünye kaldıramayacağı için sınır geçişine doğru aralıksız pedalladık diyebilirim.

Rusya’nın bu etabını özetlemek gerekirse inanın özetleyemem. Yukarıda okuduğunuz zaten kısa bir özet, yalnızca bundan sonraki Rusya geçişlerim ile bu kısım arasında dağlar kadar fark olduğundan bahsedebilirim ancak zamanı geldiğinde, yazılarımı yayınladığımda sizlerin kendi yorumlarınızı oluşturup farkları çıkaracağınızı bildiğim için gereksiz görüyorum.

Yakında Kazakistan…

Yazının 1. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA TÜRKİYE – 1. BÖLÜM

Yazının 2. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA GÜRCİSTAN – 2. BÖLÜM

Yazının 3. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA AZERBAYCAN – 3. BÖLÜM

Yazının 4. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA RUSYA – 4. BÖLÜM

Yazının 5. bölümü >> BAŞTAN SONA ASYA – KAZAKİSTAN – 5. BÖLÜM